21 Ekim 2010 Perşembe

Roma'nın Sekizinci Tepesi ve Kokoreçli Makarna


      Geçtiğimiz hafta Roma'daydım. Roma sokakları, Pantheon, Trevi çeşmesi, biraz alışveriş, proseccolu öğlen yemekleri, güzelim salamlar, Vatikan ve çarşamba ayini derken. Roma'lı sevgili dostlarımız Moretti ailesi ile yemeğe gittik. Roma'da hep turist olarak bulunduğum için beni  yerel mutfağı tadabileceğim, turistik olmayan biryere götürmelerini rica etmiştim, tam da istediğim oldu. Dilini de konuşsam Roma'lı olmadan asla keşfedemeyeceğim bir yere gittik. Gitmeklede kalmadık, İstanbul gibi 7 tepe üzerine kurulmuş Roma'nın 8. tepesini belki de en enteresanını görmüş olduk...


               Moretti'ler onlarla buluşmam için bana taxi şöförüne söylemem gereken adresi verdiler; "Piazza Testaccio, Ristorante il Checchino".  Taksi şöförünün, "orayı nerden buldunuz, merkezde bu kadar restoran varken" diye sorması ve "gerçek Roma mutfağını göreceksiniz" demesiyle daha yoldayken bile keyfim yerine gelmişti. Roma'nın nüfusu 4 milyona yakın ve İtalya'nın en büyük kenti yine de bizim için Taksim'den kalkıp Yeniköy'e yemeğe gitmek benzeri bir uzaklık onlar için şehir dışına çıkmak gibi birşey anlamına geliyor. Yılın her dönemi turiste alışık olsalar bile, merkezdeki Roma'yı bırakıp başka semtlere giden yabancılar hala onları şaşırtabiliyor.

Rigatoni Pajata
            Moretti'lerin bizi davet ettikleri ve kolesterol durumları müsaade ettikçe sıkça gittikleri restaurant 1887'de tarihi surların hemen dışında kalan mezbaha ile yaklaşık aynı zamanda, tam karşısında kurulmuş. Mezbaha'nın yapımı sırasında majestelere yemek pişiren aile 1890'da işletme ruhsatını alarak burayı bir restaurant'a çevirmiş. Roma mutfağının (fakir mutfağı diye eleştirilir) önemli bir bölümünü oluşturan  kesim etinin "5. çeyreği" denilen, kelle, paça, sakatat, kuyruk gibi arta kalanlar o zamanlar mezbahada çalışan işçilere maaş olarak veriliyor, bir kısmı da il Checchino'ya gidiyormuş. 

Coda alla Vaccinara

              Zamanla, menüsüne makarnalar, çeşitli sebzeler ve çorbalar da ekleyen il Checchino mezbahanın 1975 yılında şehrin dışına taşınmasından sonra da varlığını sürdürmüş. Bugün dört ve beşinci kuşak tarafından işletilen restorantın spesiyaliteleri; Rigatoni con la Pajata (kokoreçli makarna), Coda alla Vaccinara (Vaccinara usulu kuyruk), Insalata di zampi (paça salatası) gibi yalnızca pizza ve makarna yediği zannedilen İtalyanların özellikle Roma'lıların 5. çeyrek mutfağının yerel lezzetleri. Paçanın salatasımı olur? demeyin, haşlanmış paçalar, çeşitli sebzeler, sarımsaklı zeytinyağı ve fesleğenle tatlandırıldığında öyle güzel olmuş ki, ağır ağır kokan bildiğimiz paça ile bu, hayvanın aynı yeri mi diye sorarsınız. Kömür ateşinde pişmiş kokoreç de domates soslu makarnaya çok yakışmış. Üstelik, sakatattan hoşlanmayanların yiyebileceği, fırında pişen acılı kuzu ve tavşan gibi diğer seçenekler de çok lezzetli.

Cantina Checchino
           Il Checchino'nun leziz yemeklerinin yanında bir diğer özelliği de ailenin tüm tarihi boyunca şarap seçimine gösterdiği özen. İşletme sahipleri Elio ve Francesco sommelier eğitimi almışlar ve tüm dünya lezzetlerine aşinalar.  Kendimizi tamamen onların profesyonelliğine bırakınca, antipastolardan sonra ana yemeğe eşlik etsin diye şarabımız değişti. Lazio bölgesinin hem tok hem kuru hem tatlı hem köpüklü, farklı şaraplarının tadına bakmış olduk. Yeni jenerasyonlar işlerini boşvermemiş ve Il Checchino'ya yeni tadlar da katmışlar, özenle seçilmiş ve Avrupa'nın pek çok bölgesinden gelen yıllanmış peynir büfesi de sık rastlanır gibi değil.

     Yemeklerin ve şarabın güzelliği ile keyfim çok yerindeyken Antonio'nun, Francesco'dan bize şarap mahsenini göstermesini istemesini ise önce pek de anlamadım. Zira, şarabın bir tek içmesinden anlarım, mahsenlerin de hepsi birbirine benzer... Ama, yemeğimiz bitip de mutfağın içinden geçerek aşağıya indiğimizde oranın herhangi bir şarap mahseni olmadığını anladım. Il Checchino, Monte Testaccio adı verilen Roma'nın 8. tepesinin ne üstüne ne yanına kurulmuş tam anlamıyla içine oyulmuş. İlginç tarafı ise 50 metre yüksekliğinde, 1 km çapında ve 20.000 metreküp hacmindeki bu tepenin tamamen kırılmış anforalardan oluşuyor olması!


           Milattan sonra 46 ila 426 yılları arasında Roma'daki bir kanun gereği, tahıl, zeytinyağı ve diğer sıvı gıdalar için kullanılan tüm terracottalar, kullanıldıktan sonra kırılarak bu tepeye bırakılıyormuş.  Yüzyıllar boyunca muntazam bir şekilde üstüste konulan anforaların oluşturduğu tepeye "testi" kelimesinin de kökünü oluşturan  latince "testae" kelimesinden türeyerek biraz da argolaşmış "Testaccio" ismi verilmiş. Mahsenin duvarlarında net bir şekilde gördüğüm kırık testiler tepesi ilerleyen yüzyıllarda çeşitli oyun ve seremonilerde kullanılmış ve 1600'lerden sonra tamamen değişmeye başlamış. Roma'lılar bir diğer adı da "Monte dei Cocci" olan tepenin içine tonozlar açıp doğal serinlikten de yararlanarak şarap mahzenleri ve lokantalar yapmışlar. Il Checchino'da bu özelliğinden dolayı tarihi bir mekan sayılıyor ve korunuyor. Buz gibi mahzenin içinde anforaların fotoğraflarını çekerken, Francesco üzerimizde 26 metre daha anfora olduğunu söyledi. Roma'lılar dışında pek çok italyanın bile bilmediği ve görmediği 8. tepe İtalya'daki alışılmış ilk ve orta çağ sanatından, rönesans binalarından çok daha enteresan... Dünyanın başka yerlerinde anforalardan oluşmuş bir tepe daha varmıdır? hiç sanmıyorum... Şehirleri herzaman yerlilerinden öğrenmek lazım. Sonuçta, il Checchino, kokoreçli makarnası ve anfora tepesi, bilmem kaçıncı Roma seyahatimin en etkileyici anısı oldu...



Il Checchino dal 1887: via del Monte Testaccio, 30 Roma
www.checchino-dal-1887.com/node

29 Eylül 2010 Çarşamba

No Berlusconi Day 2

Geçen yıl 5 Aralık'ta Roma'da düzenlenen ve 1 milyon kişinin mor kostümlerle katıldığı No Berlusconi Day, 2 Ekim'de tekrar meydanlarda olmaya hazırlanıyor... 


         İlk Berlusconi'ye Hayır! günü farklı sektörlerden birkaç gencin önayak olmasıyla geçen sene düzenlenmiş ve tüm dünya basınında ses getirmişti. Tarafsız, öncü ve apolitik bir renk olan 'mor'u temel iletişim renkleri seçen ekip, Berlusconi yönetiminden memnun olmayan ve mor atkılar, şapkalar, şemsiyelere bürünmüş   bir milyon kişiyle beraber 5 aralık 2009 günü Roma meydanlarını doldurdu. Mitingin hemen sonrasında anonim bir blog olan San Precario tarafından 'Mor Halk' diye adlandırılan ve bu ismi benimseyen mitingçiler bir yıl sonra 2 Ekim Cumartesi günü tekrar Roma'da toplanmaya hazırlanıyorlar. Bir senelik bir çalışmanın ardından organizasyon yetenekleri daha da gelişmiş ve çok daha iddialılar. Berlusconi'yi kovamaya geliyorlar! 


       No B Day organizatörleri Popolo Viola'nın geçen bir senede protestocu olmaktan, organize bir grup olmaya doğru sağlam adımlarla yol aldıklarını söylüyor. Herşeyden önce mevcut seçim yasasının değişmesini talep eden, çıkar çatışmalarını düzenleyen ve yeni Berlusconiler doğmasını engellemeyen yeni yasaya karşı çıkan ve erken seçime gidilmesini öneren Popolo Viola 5 farklı tez ortaya koyuyor;


1. Yaşasın Anayasa: İtalyan anayasası kamu düzenine ışık tutan ve demokratik yaşamı koruyan bir belgedir. Tüm kısımlarıyla uygulanmalı, şahsi ve politik çıkarları için ona el sürmeye kalkanlar engellenmeli ve anayasa asla değiştirilmemelidir.

2. İş mal değildir: İş ve iş gücü toplumun gelişiminin en önemli faktörüdür. Çalışan kişinin hakları pazarlık unsuru olmaya müsait değildir. Son yıllarda uygulanan sosyal güvencelerin gelişimini duraksatan ve tüm jenerasyonları umutsuzluğa ve kötüye kullanılmaya iten modeller aşılmalı. 

3. Mafia Devletten dışarı!: Hukuksuzluk kurumlarda ve toplumda yayılmakta, yurttaşların yaşam kalitesini ve ülkenin gelişimini duraksatmaktadır. Yolsuzluk, rüşvet, ahlaksızlık, siyasal kurumlar içerisinde bunlara müsamaha gösterilmesi ve mafya, ülkenin maddi ve manevi gelişiminin önündeki bir numaralı engel. 'Temiz Parlamento' için biraraya gelen sivil toplum hareketleri ile bunlarla savaşılmalı ve siyaset sahnesi temizlenmeli. Yasallık kültürü okullardan başlayarak anlatılmalı ve mafya ile savaşırken hayatından olmuş tarihi figürlerin değeri korunmalıdır. 

4. Bavaglio Yasasına Hayır: Suç ve yolsuzluk olaylarının basın, yayın ve Ağ özgürlüğü, otoritarizm ve benzeri virüslerin en önemli panzehiridir. Bunlar gelişmiş demokrasilerin vazgeçilmez varlığıdır, dolayısıyla da kültürel fonksiyonları ve siyasetçi sınıfın eylemleri üzerindeki kontrolleri korunmalı ve teşvik edilmeli. Televizyonda tekelleşmenin yaşandığı bir ülkede, ifade özgürlüğü ve plüralist basın-yayın demokrasinin başlıca koruyucuları olarak varolmalıdır. 

5. Aranmayan Araştırma: Globalleşen dünyada araştırma ve bilime yatırım yapmayan bir ülke kültürel, bilimsel ve endüstriyel cüceliğe mahkum olur. Üretimin tekrar canlanması, krizin aşılması ve welfare'in kuvvetlendirilmesi için  Üniversitelere ve devlet okullarına daha çok kamu yatırımı yapılmalıdır. 

        Öne sürdüğü tez ve taleplerle farklı ideolojilerden ve çok farklı sosyal sınıftan kişiye ulaşan Popolo Viola aslında sosyal networklerde başlayan, facebook ile gelişen, bloglarla yayılan ve meydanlarda milyonlara ulaşan yeni nesil bir taban hareketi. Organizasyon ekibi çeşitli sektörlerden 25-40 yaş arası gençlerden oluşuyor ve interneti çok iyi kullanmayı başarılarının sırrı olarak tanımlıyorlar. Bu organizasyona önayak olan kimselerin arasında reklamcılar olduğu gibi daha önce demokratik sol partilerin gençlik kollarında siyaseti denemişler de var. Dolayısıyla, kurumsal iletişimi, siyasal iletişimle harmanlayıp, yolsuz hükümete, barbarlık ve şövenizm sembolü haline gelmiş Berlusconi'ye 'Hayır!' diyen herkesi biraraya getirmeyi büyük ölçüde başarıyorlar. Bazı muhalefet partileriyle ortak mücadele alanlarında bulunmalarına rağmen, hemen hepsinden uzak duran ve yavaşlıklarından (!) yakınan Popolo Viola hedeflerinin ülkeyi değiştirmek olduğunu ve bu amaç doğrultusunda bağımsız programlarında son derece kararlı olduklarını her fırsatta dile getiriyor.

       Hareketin ana muhalefet partisi tarafından finanse edildiği, gösterildiği kadar sivil ve masum olmadığı da konuşulmuyor değil tabi. Yine de finansmanla ilgili herhangi bir kanıt ve ya belge ortada yok. Mor halk, web sitesinde ''Berlusconi'yi kovmak için 5 euro'' başlıklı bir banner yapmış. Organizasyon ve ulaşım için gereken 40.000 euroya ulaşmak için bağış topluyorlar. Çoktan ulaşmış olduklarına eminim ama tabii bu detayları 2 Ekim'den sonra öğreneceğiz.

        
        Şimdilik söyleyebileceğim, morlar giymiş milyon kişinin 2 Ekim cumartesi günü saat 15:00 'de (TSI) Roma'nın La Repubblica meydanında buluşarak San Giovanni meydanına yürüyeceği ve katılan sanatçıların konser ve gösterileri ile, mitinge bu meydanda devam edecekleri. İletişim konusunda başarılı olan ekip ulaşımı da raslantıya bırakmamış, İtalya'nın hemen her yerinden toplam 36 adet otobüsü Roma'ya gelmek isteyenler için çoktan ayarlamış, şöför ve sorumlu gönüllülerin ile irtibat bilgilerini web sitelerinde yayınlamışlar. Sol Federasyonu, Yeşiller Federasyonu, Genç Komunistler ve ünlü Temiz Eller savcısı Antonio Di Pietro gibi önemli isim ve kurumların katılımının yanı sıra, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan italyanların da daha ufak çapta organizasyonlarla destek vereceği miting, dünyanın tüm yolsuz hükümetlerine ve apolitik kalma kolaycılığına kapılan tüm dünya gençliğine önemli bir ders verecek!


No B Day 1 ile ilgili yazım: 
http://azs-azs-azs.blogspot.com/2009/12/no-b-day.html

No B Day 2 web sitesi: 
http://noberlusconiday2.wordpress.com/

Popolo viola resmi web sitesi:
http://www.ilpopoloviola.it/

Popolo Viola Facebook grubu: 
http://www.facebook.com/popviola
  

25 Eylül 2010 Cumartesi

Tophane

       Geçtiğimiz günlerde, Tophane'de, artwalk adı verilmiş yerde aynı gün açılış yapan sanat galerilerine saldırı düzenlendi. Sanatseverler sopalarla dayak yedi. Sokakta içki içiyorlar diye insanların üzerilerine biber gazları sıkıldı. Herkes şaşkın. Kimse olanlara inanamıyor... Benim şaşkınlığım ise olaya değil, onların şaşkınlığına... 

        1996'ya kadar Cihangir'de yaşadım, 2000 yılına kadar da hergün Tom Tom Kaptan sokaktaki okuluma gidip geldim. Dolayısıyla; okul kırdığım günler, okul çıkışı boş olduğum günler, yani boş zamanımın büyük bir kısmı, Tophane'de, Galatasaray'da Tünel'de geçti. Babam, Hacımimi mahallesinde doğup büyümüş, bugün Tophane parkının olduğu yerde dedemin şekerci dükkanı, Kumbaracıdan aşağıya, Boğazkesene inen sokakta da evleri varmış. Kısacası, ister genetik olsun ister ruhen olsun baya Beyoğluluyum. Hala da olana inanılmaz bir olaymış gibi bakamıyorum, bence Tophane pek tekin bir yer değildir, bu kadar farklı insanın bu kadar dipdibe ve yaşamlarını birbirlerinin gözünün içine sokarcasına yaşaması da pek mümkün değildir.

           Ben lisedeyken (92-00 arası diyelim), ana caddedeki börekçi, karşı sıradaki bakkal, yan taraftaki kırtasiyeci ve başka birsürü kimse takkeli sarıklıydı, beyoğlu ülkü ocakları tophane şubesi karşı sokaklardan birinde, umumhane ise bir diğerindeydi. Bizler de çevremizdeki çeşitli muhafazakara ve gelir düzeyi düşük kimseye göre, yan taraftaki özel italyan okuluna giden birer çeşit yabancıydık. Öcalan İtalya'da yakalandığında okula saldırıldığını unutamam. Günlerce, servislere polis korumasıyla inip binmiştik. 

         Babamın ondan 13 yaş büyük olan ablası bugün 70 yaşında, çocukluğu ve gençliği tophanede geçmiş, onun çocukluğunda semtin nasıl olduğunu sorduğumda; dedesinin zamanı - yani saltanatın iyice ihtişamlı olduğu zamanlarda- sarayın bilumum kahveci paşası, kumaşçı paşası, lokumcu paşası vs.. Tophane semtinde oturduğunu, kendi çocukluğunda ise bağnaz olmamakla beraber birçok çeşitten muhafazakar insanın, çeşitli esnaf ve ailelerinin hep birlikte yaşadığını anlattı. Evlerinin biraz üstünde bir rum mahallesi, az aşağıda Siirtliler, parkın sahil tarafında da balıkçılar varmış... 



           Bir semtin sosyal dokusunu anlamak için, tarihini anlamak çok önemli ama Tophane'nin 100 sene, 50 sene ve 5 sene önceki zamanlarında muazzam değişiklikler var.  100 sene önce sanayi merkezi. Şehrin yer değiştirmesiyle azalan evler, atlı tramvay yolunun genişletilmesi ve parkın istimlak edilmesiyle tophane'yi terk etmek zorunda kalan esnaf, yıkılmaya bırakılan binalar, ucuzlayan, popülariteden düşen sokaklar... Şehrin aldığı göçle beraber, din ve ahlaken muhafakazar ama istanbullu olmayan bir kesimin  giden esnafın yerini almasının paralelinde, travesti, esrar satıcısı ve keranenin de yüzlerce yıllık sokaklara yerleşmesi. Ve son olarak eski binaların müteahhitlere verilip yeniden yapılıp rant sağlanması, bu sefer esnafın ortasına gelen entellektüel çevreler.

           90'lı yıllarda İstiklal caddesinde kimse Galatasaray'dan öteye yürümezdi, Asmalımescit ve Tünel'de bazı bilindik meyhaneler, tavla ve okey oynanan kahvehaneler, genelevler ve sulu yemek yapan esnaf lokantaları dışında pek birşey yoktu. Şimdilerde Tünel'de, Kuledibi'nde yaşayan jenerasyon o zamanlar Etiler-Bebek-Nişantaşı bölgesinde takılmaya bayılır Beyoğlu'na burun kıvırırdı. İşte tam o noktada İstanbul'un eski şehri, bir avrupa old town'una benzetilmek istendi. Çürümeye terkedilmiş yüzlerce yıllık binalar renove olsun istendi, en eski Beyoğlu geri gelsin istendi. Yani hep yapıldığı gibi, önce yıkıp sonra diriltmeye çalıştık, akıllar başa sonradan geldi. Tünel ve Şişhane'den başlayan akım Kuledibine indi. Çoğu bina yabancı ortaklı şirketlerce alındı-yapıldı-satıldı ve ya binlerce euroya kiraya verildi. Serdar-ı ekremdeki 100 m2 dairenin fiyatı Bebekte boğaz manzaralı daire ile eşitlendi (1.2 ML dolar!!) 500 liraya kiraladığı derme çatma daireden fiziki ve ya ekonomik kuvvet ile çıkarılan halk bir baktı ki... çıktığı daireyi yapmış, makyajlamış 1000 euroya bir yabancıya verivermişler... 700 lira kira veren berber dükkanına 'şimdi 3000 lira' dendi, ve ya çık... İstanbul esnafının yerini almış anadolu esnafının da yerine bu sefer Beyoğlu'nda yaşamayı ve takılmayı çok cool bulan o gençlik geldi. Geldi ama, orada var olana tepeden baktığı, daha pembe, bambaşka bir dünyadan geldiği için çok rahat davrandı, dolayısıyla da ahali birbirine girdi. Entel dantel sanatseverler de biranda dağdan gelip bağdakini kovanlar klasmanına girdiler. 

          Bu iki kitlenin böyle emrivaki biçimde ve plansızca beraber yaşayamayacağını zaten aklı olan herkes görebilirdi. Geçen sene bizzat şahit olduğum bir sahne şöyle: kumbaracıda yenilenerek rezidans yapılmış bir binanın çatı katında (kirası 3000 euro) bangır bangır müzik çalınan bir parti var, yan binanın en alt katındaki kahvehane ise Filistin'e yardım, katil İsrail afişleri asmış, o gün gazzede patlayan bombaların yasını tutuyor. Bu modelin sakin ve demokratik biçimde, birbirlerinin gözüne batmadan ve sataşmadan yaşayabileceğine kim nasıl inanabilir ki? Bu olaya inanamayan, çok şaşıran ve tepki veren kimselere baktığımda bir çoğunun, AKP iktidarı ile birlikte, laik kesimde artan 'vatan elden gidiyor', 'şeriat gelecek', 'bölüneceğiz' söylemlerinden ile birlikte politikayla ilgilenmeye başladığını ve Beyoğlu coollaştıktan sonra Beyoğlulu olduğunu görüyorum.

           Bazı insanlar ise bu olayları referendumdan evet çıkmasına bağladılar... Cesaret vermişmiş... sorun yalnızca dindar ile içki içen arasında değil aynı zamanda zengin ile fakir arasında, çarpık yapılaşma  yaratan rantçı belediyeci ile vatandaş arasında... Sorun, tepeden inme plansız yöntemlerle buruşturulup atıldığı yerden geri dönüştürülmeye çalışılan bir ilçenin sorunu. Ve yerel yönetimin, rüşvetle imar veren belediyecilerin suçu. Ve burası İstanbul... Türkiye'nin en önemli sorunu haline gelen İstanbul... Sonunda hiçbirimize kalmayacak olan İstanbul.



26 Ağustos 2010 Perşembe

Kararsızlık ve cesaret

        Kararsızlık en kötü karardan daha kötüdür demişler... Katılmıyorum bazen kararsızlık uzun uzun düşünmekten, herşeyi eni boyu ağırlığı hacmiyle tartmaktan, hep yeni birşey katmaya çalışmaktan olur. Yine ondandır ki son zamanlarda yazdıklarımı kendime saklıyorum, paylaşıp paylaşmamaya bile karar veremiyorum bir türlü. Ama gündemi ve hergünümüzü terbiyesizce işgal eden referandum artık o kadar çok oldu ki dayanamadım...

         CHP'den başlayacağım; Kılıçdaroğlu beni umutlandırmıştı. Hemen, ama inanılmaz bir hızla umudum söndü. Türkiye siyaset sahnesinin yozluğu mudur, chp nin kemikleşmiş, ilikleşmiş, eskimiş zihniyetleri midir, nasıl ve nedendir bilmem.. Dürüst, samimi ve eşitlikçi bir adamı bir sokak hatibine dönüştürdüler. Tam da referandum zamanı. Yazıldığı gibi Gandi sanıp sefalet edebiyatıyla sempati duymadım kendisine ama, dürüst, cesur ve samimi olduğuna gerçekten inanmıştım. Nitekim hala, şahsi ve parti başkanlığı hayatında dürüst ve yolsuzluktan uzak olduğuna inanıyorum. Ama ya siyaset sahnesi, ya miting meydanları, ya ciddi çözüm önerileri, ya yapıcılık... RTE'nin seviyesiz haykırışlarına, argoyla dolu söylemlerine karşılık aynısından bir tane daha çıkartıldı karşımıza. Yegane farkı RTE ne diyorsa tam tersini söylemekten başka birşey olmayan... Hadi halk bundan anlıyor diyelim... Baykal döneminin alışılmış eylemsizliğinin mirasına ne demeli? Hala CHP lideri (yepyenisi) ekranda şunu biz çözeriz, bunu biz yaparız, öyleyse bunu yapsınlar, böyle diyorlarda öyle yapıyorlar ve benzeri bir çok demagojik cüme kuruyor ama şunu da şöyle yapacağız demiyor, diyemiyor. Halka bir plan sunamıyor. Bağımlı bir politikadan, hükümetle aşık atma sanatından bir adım ileri gidemiyor.

         Geçen gün televizyonda, kürt sorununu birtek biz çözebiliriz dedi Kılıçdaroğlu, toplumsal müzakere ile çözeceklermiş, bir de kimsenin kendisini farklı hissetmemesi, hissedenlerin de ikna edilmesi yöntemiyle... Kürt raporu hazırlıyorlarmış... Aynı gün televizyonda türban sorununu da ancak CHP çözer, AKP çözemez dedi. Nasıl diye sorulunca, 7 dakika konunun etrafında dönüp hiçbirşey söylemedi. Gerçek bir politikacı gibi... Ben ne kadar safmışım!! Ben asıl bu hatipsel, çakal manevraları yapamayacağını düşünüp, sorunları çözebileceğini, kürdü, ermeniyi, sarıklıyı, türbanlıyı, laiki oldukları gibi koşulsuzca kabul eden ve kucaklayan bir demokrasiye inanacağını sanmıştım. Kimseyi birbirine benzemeye ikna etmeye çalışmayacağını... Sanırım herşeyi ta başından yanlış anlamışım...

        Neyse, Kılıçdaroğlu ile ilgili hayal kırıklığım bir yana, -belki fikirlerim değişir onu da bilemem, insan değişime hep açık olmalı- referandum fiyaskosuna ne demeli?.. Evet mi Hayır mı? Önümüze bir sürü madde koyup tek cevap vermemiz isteniyor. Gerçek bir referandum görmüştüm. İtalyan vatandaşı olan ve İstanbul'da yaşayan bir arkadaşıma postayla geldi oy pusulası. 20 sayfaya yakındı. Değişecek yasanın her maddesi için ayrı ayrı oy veriliyordu. Haydi buyrun  postayla sizi başka ülkede bile bulabilen demokrasiye. Üstelik orda da hırsız bir başbakan var, özerk vergiler isteyen bölgeler var, bir dolu problem var, ama demokrasi bir şekilde işliyor işte.. 

        Evetçiler, askeri vesayetten kurtulalım diyorlar, 12 eylül faciasının intikamını alacakmış gibi söylemlere bürünüyorlar. Hayırcılar ise Anayasa Mahkemesi'nin ve HSYK'nın meclisin hükmüne gireceğinden ürkmüş duruma. Mecliste AKP çoğunluğu olduğundan, güçler ayrılığı meselesi yüzünden, ve bu iki kurumun TSK ile beraber Türkiye Cumhuriyeti'nin laik düzeneğinin meşru garantörleri olduğundan...Yani bu demokrasi denilen şey 80 yıldır milletin içine işleyemediğinden, işletecek, koruyacak kurumlara ihtiyaç duyulduğundan... Bir de tabii hayırcılara göre Akp'nin öne sürdüğü, yazdığı, planladığı herşeyin kötü ve hatta öcü olmasından, yarın öbürgün şeriatı getirme tehlikesi bulunduğundan.


          Bu tabloya bakıyorum. Elle tutulur hiç birşey göremiyorum. 80 anayasası kesinlikle değişmeli, ama gereken değişiklikler bunlar mı? Metni okuyorum. Siyasal Bilgiler fakültesi, yönetim bilimleri bölümünde aldığım naçizane anayasa hukuku bilgimle, elzem değişikliklerin bunlar olmadığını, bu değişikliklerin ise iyi ve ya kötü hiçbirşey olmadığını görüyorum. Ne değişir ki 13 eylül sabahı hayatımızda? STK sözcülerinin bu soruya bir dolu açıklamaları var, hepsi de kendine göre haklı. Aslında tüm polemik izafiyete dayalı.

         Eh tabii tüm bunları düşündükten sonra ülkede nelerin değişmesi gerektiğini düşünmeden de edemem. Gördüklerim radikal değişiklikler, bazısı anayasayla ilgili bazısı değil. Pek kimsenin beni anlamayacağının, şimdilik desteklemeyeceğinin de farkında olarak aşağıda listeliyorum. Bence;

1. Yök kaldırılmalı, yalnızca darbe ürünü diye değil. Fakültelere bilimsel özerklik gelebilmesi için. Bilim devletten üstün olmayacaksa, üniversitemiz olmasın daha iyi. Devletin atadığı, geri aldığı, müfredatını kısıtladığı ve ya belirlediği, kaç yıl neyin okunacağını dayattığı bir düzende devleti bir adım ileri götürebilecek bilim insanları yetişebilir mi?

2. Seçim barajı % 2'ye düşürülmeli. Meclisin istisnasız hepimizi temsil ettiği bir ütopyaya ulaşabilirsek HSYK'ya ve Anayasa mahkemesine atama yapmasından da gocunmayız. Demokrasi bu yaşadığımız değil, en aykırı fikirlerin bile temsil edilebildiği bir ortam demektir. Hepimizin yöneticiler katında bir temsilcisi olması, sesimizin, benliğimizin orada duyulması demektir. Nitekim, oyumu verdiğim bağımsız aday seçilmediğinden beni şuan mecliste kimse temsil etmiyor.

3. Vatandaşlık kavramı anayasal boyutta düzene sokulmalıdır. Türklüğün bu denli öne çıkarılması, empoze edilmesi diğer ırk, din, dil, mezhep mensubu vatandaşlara ağır gelmekte ve bastırılan tarafları savundukları kimlikleri haline gelmektedir. Dolayısıyla, büyük milliyetçilik küçük milliyetçiliği besleyerek teröre teşvik etmektedir. Demokratik ülkelerin sosyalistleri, göçmenlerin haklarını düşünmeye başlamışken, Türkiye Cumhuriyeti'nin bin yıllardır bu coğrafyalarda yaşayagelmiş toplumlara daha yeni açılmaya başlamış olması, kendi dillerinde yayın yapmalarına daha yeni izin vermesi ayıptır.  T.C. hem yasal hem de facto olarak, farklılıklarımızı korurken eşit haklara olabilmemizi sağlamakla yükümlüdür. Kimseyi yedi yaşından başlayarak haftada bir 'ne mutlu türküm diyene' dedirterek asimile edemeyeceğimiz gibi kendi dillerini konuşmaktan, örf, adet ve dinlerini istedikleri gibi manifeste etmekten de alıkoyamayız. Tüm bunlar anayasal haklar olarak herkese garanti edilmeli, de facto kısmı ise ceza kanunu ile çoook caydırıcı hale getirilmelidir. 

4. Askerin siyasete müdahalesi kesinlikle engellenmeli, müdahale edenler de yargılanmalıdır. Konu komunizmken müdahale eden ordunun suçlu olduğu kadar, konu irtica iken de müdahale eden ordu suçlu olmalıdır. Bu konuda, bir dönemin solcularının, hatta hapis yatmış, işkence görmüş kimselerinin bugün darbeci olmasını hiçbir şekilde anlayamıyorum. Yasal olarak silah gücüne sahip bir topluluğun siyasete müdahalesi, görkemli bir korkunçluk, bir suçtur. Silahlar, sivil hayattan uzak tutulmalıdır. Bu ülkeye demokratik bir seçimle şeriat gelecek olursa, karşıt devrim ordudan değil, halkın kendisinden beklenmelidir. 

5. Diyanet işleri devlet yapısından çıkarılmalıdır. Hem devletin dini bir makamı olmasının, dine o ve ya bu şekilde müdahale etmesinin çok saçma oluşundan, hem de maaşlarının vergilerle ödendiği imamları olan bir devletin laik olması zaten düşünülemeyeceğinden. Devlet yapısı içerisinde bir Diyanet İşleri bulunacaksa ancak (ve belki), cem evinin, kilisenin ve sinagogların masraflarının da demografik ölçülerde eşit biçimde karşılandığı, tüm dinler ve tüm mezheplerin tarafsız ve bağımsızca, yalnızca organizatif boyutta idare edildiği bir biçime getirilir ise demokratik olmaya yakın olabilir. 

6. Üniter devlet yapısı yeniden gözden geçirilmelidir. Tüm dünya yerinden yönetim üzerinde çalışır ve federalizme uzanan bir çizgide devlet yapılanmasında değişiklikler yaparken Türkiye'nin bunu bahsetmekten bile korkması anlaşılabilir değildir. Kürt vatandaşlar için değil. Hepimiz için. Yeriden yönetim, yerel yönetimlerin kuvvetlenmesi kötü birşey değildir. Öcü hiç değildir. Bölgesel yapılanmalar, bölge parlamentoları, bölgesel yönetimler olmalı, merkeze ise çift kameralı bir sistem kurulmalıdır. Birçok gelişmiş ülke federal yapıya sahiptir ve yıkılmamışlardır. Diğer birçoğu da bölgesel yönetimler kurmuş, federalizme yaklaşan bir yol çizmektedirler. Kimse 'onların komşuları düşman değil, küçük-özerk devlet yapılarını kaldırabilirler' şeklinde saçmalamasın. Daha 45 sene önce birbirini kesen Avrupa ülkeleri bugün sınırlarını kaldırmış, bir çoğu federal olmuş, diğerleri de bölgesel vergilendirmeleri, bölgesel  otoriteleri kabul etmeye başlamış yerel yönetim reformunu başlatmışlardır. Yani birşeylere biryerden başlamak, hurafeleri bir kenara bırakıp biraz cesur olmak gerekir.

7. Adalet sistemi yeniden yapılandırılmalıdır. Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın üyelerinin nereden atandığındansa adaletin varolup olmadığı, herkes için olup olmadığı önemlidir. Bazıları akrabaları, soyu sopu vasıtasıyla cinayetlerden yırtar, diğerlerinin icraatleri faili meçhul dosyalarına kalkar, askerler adaletsizliklerini militer hiyerarşiye sığındırır ama bazı diğerleri de haklarına ulaşana kadar cezaevlerinde sürünür, gücün karşısında adil ve eşit mücadele edemez, haklarının üzerine soğuksular içerken... hangi adalet ve hangi yargıdan hangi güçler ayrılığından bahsedebiliriz? Adaletsizliğin çözümü ülkedeki birçok şeyin çözümünü beraberinde getirecektir.

Türkiye'nin geleceği, meydan savaşına dönüştürülmüş referandum saçmalıklarında değil gerçek, cesur ve demokratik adımlardadır. Nitekim tüm bunları düşünerek şu yapılan değişikliklerin anti demokratik olmamakla beraber luzumsuz olduğunu görüyorum. Hayır diyecek kadar değil, parti kapanmasının zorlaştırılması iyi bir gelişme mesela. Ama evet diyecek kadar da değil. Kararsızlığım böyle birşey... Evet mi hayır mı diye önümüze getirilen anayasanın içeriğinin çok daha cesur olmasını isteyen bir kararsızlık... Partiler bazında iki tarafın da uslubu aynı çirkinlik ve çirkeflikteyken, metin bu kadar yetersiz ve gereksizken, hayırcı evet diyeni partiden ihraç eder, evetçi taraf belirtmeyeni bertaraf eder, değişmesini istediğim şeyler de bambaşkayken.... bir karar versem samimiyetsizlik olurdu.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Padanya uğruna Paraguay'lı olunan maç

   Dünya kupası başladı. Türkiye'de futbol gayet hacimli bir sektör ve büyük takımlarımız Avrupa takımlarının iki üç misli taraftara sahip. Ama bir başarısızlık silsilesidir gitti ve maalesef milli takımı Afrika'ya gönderemedik. Gitseydik de maçlar da iyi gitseydi... heyecanla kupa seyretseydik... ne güzel olurdu. Neyse, herkes kupayı takip etmek için taraftar olunacak bir takım seçmiştir kendine. Zaten bu yazı da değinmek istediğim bizim milliler değil, takımların milliliği.

             
   Organizasyon küresel olunca, şehir takımlarının birer birer katılması zor. Nitekim, Avrupa Ligi'nin oluşmasının devamında, bir dünya ligi de oluşacak büyük ihtimalle. Türkiye'den bir takımın Japonya takımıyla yaptığı maç hiçbir zaman bir Fenerbahçe-Galatasaray derbisi kadar taraftara heyecan veremez ama yerel takımların küreselleşmesi farklı heyecanlar getirebilir sektöre. Neyse, şuan bir dünya ligi yok, nasyonel takımlarla katıldığımız bir kupa var. Turnuva da diyebiliriz. 

   Etnik hesaplaşmaların önemli sorunlar ve sorgular ortaya çıkardığı günümüzde, futbol ve dünya kupası dahi milliliği sorguluyor. Nitekim, 2006 dünya şampiyonu İtalya milli takımının evvelsi gün (14 Haziran 2010) Paraguay ile yaptığı maçta kuzeyli İtalyanlar takımın milliliğini, ve milli olmanın anlamsızlığını sorgulamanın ötesine geçti, gidip bir anda Paraguay'lı oldular.

   İtalya'nın kuzeyini, otonom bir yapıya hatta bağımsız bir devlete dönüştürmek isteyen bu kimseler, ülkelerinin adını 1996'da Federal Padanya Cumhuriyeti olarak belirlediler.  Özgür Padanya ütopyası henüz gerçekleşmemiş olsa da, Kuzey Birliği adlı partileri şuan İtalya'da koalisyon hükümetinin bir parçası. Bunlar beyfendi, işadamı, zengin ayrılıkçılar olduğu için kavgalarını birincil olarak parlamentoda veriyorlar. Ama savaşmak yalnızca dağa çıkıp terör yaratmakla, tren bombalamakla olmaz, Kuzey Birliği de başka silahlarla Roma'nın merkezi yönetimini tehdit ediyor.

                                                                           

   
   Özgür Padania Radyo'su maç sırasında 'Gol attık!' diye oldukça coşkulu bir anons yaptı. Ama İtalya'nın golünde değil Paraguay'ın İtalya'ya attığı golde. Bir toplum yıllardır içinde yaşadığı, ayrılmak istese de ortak bir tarih ve kimliği paylaştığı bir millete karşın bir okyanus ve bir kıta uzaklığındaki Paraguay'ı destekledi. 'Gol attık' cümlesini birinci çoğul şahısla kullanarak Padanya'nın İtalya'dan ayrılmasını isteyenlerin kendilerini Paraguay'lı hisseder gibi yapması, yerellik çatışmasının insanları getirebileceği durumların daniskası. Üstelik, Kuzey Birliği'nin güttüğü ayrımcılık politikasının ne ezilmişlikle alakası var, ne kimliğini yaşatamamakla, ne de azınlıkları yok eden diktacı rejimlerle. Padanya'ya inananların çoğunluğu ödedikleri yüksek vergilerle güneyin tembellerini sırtlarında taşımak istemediklerini söyleyen zengin işadamları. Yani bu ayrılıkçılık problemi yönetimsel ve ekonomik bir sorun, kimlik çatışmasıyla da hiç alakası yok. İşin gülünç yanı, güneyde tarım ve balıkçılık yapan ve ya sadece tüm gün güneşin altında yatan İtalyan'ı beğenmez, onunla kendini bir tutmaz, ona savaş açar, 'Roma'dan aşağısı İtalya değil' derken, Güney Amerika'nın en fakir ikinci ülkesi Paraguay'la bulmuş oldukları ortak payda; O anda her ikisinin de İtalya'ya karşı olması, birinin sahada diğerinin prensiplerde. Her milletin -kendini millet hissetmek neyi gerektirir onu da ayrıca sorgulamak lazım- kendi kaderini belirleme ve bağımsız topraklara sahip olma hakkı baki de olsa, merkezi devletlerden kopma arzusu bazen insanları gülünç duruma sokuyor. Zoraki, sonradan yapıştırma ve yapay bir düşmanlık oluşturuyor. Halbuki, federal bir sistem istemek çok mantıklı ve böyle saçmalıklarla yanlış gösterilmemeli. Herkes böyle davransa Federal Almanya dünyanın en iyi takımlarından birine sahip olabilir miydi?


   Türkiye milli takımının Japonya ile yaptığı bir maçta Kürt vatandaşların Japonya golüne sevinip radyolarından 'Gol attık' anonsu yaptığını düşünemiyorum, yapacağını da sanmıyorum. Türkiye'de böyle birşey olsa bu manşetlerden taşar, futbol camiasının içini oyar, meclisten bile öteye giderdi.  Futbol, büyük kitleleri manipule edebilen bir sektör olsa da, siyasetin eline düşmemeli. Kimse bir takıma taraftar olmak zorunda değil, ama yarışta kendi takımı olmayan, bilinçliyse, iyi oynayan, güçlü bir takımı tutar ve takımlar milli de olsa dünya kupasını milletler-kimlikler çatışmasının ötesinde tutar. Ama, 'kendi galibiyetine sevinme' tutumu bir zamandır yerini, 'diğerinin mağlubiyetine sevinme' durumuna bıraktı. Hatta, 'başka konuda kızdıklarımızı birileri futbol maçında mağlup etse de sevinsek', 'İtalya'yı yenecekse Paraguaylı bile olurum' gibi trajikomedyalara dönüştü... 

   Milli bir takımı tutmanın, illa milliyetçilikle alakası olması gerekmez. Aynı coğrafya da büyümüş yetişmiş insanlar olarak birbirimizi sevip, beraberce sevinmemiz, eğlenmemiz sadece insanlıkla, insanca zaaflarla alakalı. Varsın kalecimiz Laz, forvet Kürt, defans Ermeni olsun... Padan, Sicilyalı ve Alman kombinasyonu da olur. Yeterki centilmenlik de birleşilsin... Güzel maçlar seyredilsin. Bunun yanında 'Almanya'yı tutuyorum çünkü dünyanın en iyi futbol takımı olduğuna inanıyorum' tarzı söylemlere de, söyleyenin kimliği farketmeksizin, saygım sonsuz. Benim favorim ise Italya. Tamamen profesyonel bir seçim olduğunu da söyleyemem, içinde insanca ama iyi niyetli zaaflar ve bağlılık da mevcut.  Forza Azzurri!

15 Haziran 2010 Salı

Zamana Dışarıdan Bakmak

             Yeni dünya düzeni adını verdiğimiz konsept eskidi bile. Hergün her saat dünyada birşeyler değişiyor. Çatırdayarak, kırılıp parçalanarak, kayıp birleşerek, yerlerine oturmaya çalışan, sosyo-ekono-politik fay hatları tüm dengeler. Temel değerler, ana karalar sanki, kocaman kıtalar, denizler, aşırı büyüklükteler. Zaman zaman depremlerle tetikleniyor fay hatları, kırılıyor, eğilip bükülüp yeni bir forma geçiyorlar. Etrafı sallayarak tabii. On bin yıllık bir tarihe bakınca 'şu kadar bin yıl sonra dünya bu halini aldı' gibi cümleler kuruyor jeologlar. Yerleşme esnasında kırılan, parçalanan, birleşenler...

                  Ani de değişse, zamanla da otursa yerine aniden anlaşılmıyor dünyanın kırıkları, özellikle de yeni oluşanları. Daha yazılmamış bir tarihin günlerini geçiriyoruz. Adı henüz konulmamış savaşları, savaş olduğu henüz kabul edilmemiş uygulamaları günlük düzenimize harmanlayıp, yaşayıp gidiyoruz birşeylerin içinde. Birşeyler de hiç durmadan değişiyor.

             Fay hatlarının her kıpırdanıp, zulum ve yıkımdan sonra yerine oturuşu sonradan niteleniyor. Büyük komutanların ya da devlet adamlarının adları, yer isimlerinin uyarlamaları, ani evrimlere takılan fiyakalı tanımlar. Tarihin şahit olduğunun yanında üç beş senelik yıkımlar bile, aslında miniminnacıklar... 

               Floransa'daki Duomo'nun temeli atıldıktan sonra bugünkü halini alması 600 yıl sürmüş. 600 yıla şahit olmuş Duomo meydanı. Yirmişer yıl hüküm sürseler otuz prens, onar yıl sürseler atmış savaş, altmışar yıl yaşasalar yüz sanatkar görmüş. En basit, dümdüz matematikle... Herbiri de ne kadar önemli hissetmişlerdir kendilerini. Lorenzo tüm muhteşemliğiyle tarih oldu. Rönesans sırasında yaşayan Toskana'lı çiftçi yanı başında büyük değerlerin değiştiğinin farkında mıydı acaba? Biz bugün neyin içinde yaşadığımızın farkındamıyız?

             Üçüncü Milenyumun ilk on yılına 'günümüz' diyelim. 2001'de herşeyin değiştiğini birebir yaşayarak farkettik. Ama gerçekten anlamak için geleceğe gitmek şart. İnsanlık dördüncü milenyuma yaklaştığında bizim 'günümüz'e ne ad verecek? Geleceği bilemeyeceğimiz gibi, geleceğin tarihi nasıl yazacağını da bilemeyeceğiz.

               Yıl 2110 diyelim. Bir yüzyıl daha geçmiş, bugünün in lerinin hepsi antika olarak müzelerde. Aynı yerlerden geçen faylar artık bambaşka olmuşlar. Değerlilerle değersizler yer değiştirmiş belkide...

            Türkiye Cumhuriyeti mesela, 87 yıldır var. 630 yıllık bir imparatorluğun tek mirasçısı, islam aleminin yegane demokrasi deneyimlerinden biri. Bugün ekseninin doğuya kaymasından bahsederken 2110'da nerede, nasıl olacak, var olacak mı bilebilir miyiz?  Belki de, 'Müslümanların kısa ömürlü, ithal demokrasi deneyimi' olarak tarih kitaplarında yerini almış olur. İslama dönüşün başlangıcını da günümüze konumlandırır, torunlarımızın torunları...

            Ve ya, İslam dünyasının reformunu, rönesansını, sanayi devrimini sil baştan gerçekleştirip, seküler ve eşitlikçi bir Asya Birliği kurar Türkiye Cumhuriyeti. Avrupa'dan ithal etme değerlerle değil kendi özüyle kendi sistemini oluşturur. 2040'da başvuru yapan Çin, 2050'lerde uyum yasalarını hazmetmeye çalışır olur belki..  

                  Belki, merkezi devlet yapısı, milliyetçilikle birlikte tamamen yok olur dünyadan. Büyük Asya Federasyonu içerisinde özerk küçük şehir devletleri. Bölgeler Avrupası'na komşu olarak... Amerika Birleşik devleti de dağılmış. Herkes yerel tatlarını özgürce yaşatıyor. Büyük ekonomiler tarafından güdülmeyen, yerel üretimlerin çeşitliliğine dayalı yeni bir globalizasyon teorisi çıkartır ortaya hayat vereceğimiz nesiller...

           Ya da, belki 11 eylül 2001'de başlayan 3. dünya savaşının içinde yaşıyoruzdur. Akabinde yaşanan olaylar silsilesine sonradan bakıldığında hepsinin bir bütün olarak 3. dünya savaşının ilk sayfası, bir çeşit hazırlık dönemi olarak tanımlanır yüzyıl sonranın tarihçileri tarafından...

                 Birçok kimsenin inandığı gibi, Avrupa Birliği mirasçısı olacak tutkulu yeni nesiller bulamayıp, yaşlanıp yokolmaz belki... 2020'de CERN'deki parçacık fiziği çalışması sayesinde, düşük maliyetli ve tükenmeyen kaynaklardan elde edilebilen yeni bir enerji keşfedilse. Yok olur mu Avrupa?

              Nükleer bir felakete de kurban gidebilir insanlık... Hayat tekrar yolunu bulduğunda fosillerimize bakarken 'oksijenle yaşayan, insan adlı canlı kendi sonunu kendi hazırlamış' der belki mirasçımız olacak bambaşka canlılar. 

         Olasılıklar sonsuz, tahmin ve kehanetler de. İnsan ile onun zamanı ise geçici... Günümüz'ün  tanımlanamaz olduğu gibi... Birşeyleri anlamak için kendimizin, zamanımızın dışına çıkmalıyız. Uzaktan biryerlerden, zamanın dışından, geçiciliğimizin farkında olarak bakmalıyız etrafa. Zamanımıza, değerlerimize, bugünümüze ve başkalarınınkilere de... 




5 Haziran 2010 Cumartesi

İkiye Bölünen Vikont

         Önce, daha lise öğrencisiyken, Kozmokomik Öyküler çıktı karşıma. Baş kahraman Qfwfg dünya kadar yaşlı, atomlarla misket oynayıp, merdiven dayayarak aya çıkıyordu.  Fantastik edebiyata, hayal ürünü ve masal olan herşeye ilgim yüzünden İtalo Calvino'yu çok sevdim.  Modern masallar anlatan, teoride çok basit hikayelerle görkemli edebiyat ürünleri yaratan, içine yerleştirdiği önemli sorular, çok enteresan karakterler, garip ve özgür çözümler, efsane ve mitlere göndermeler ve kendine özgü dili ile en sevdiğim yazarlardan biri oldu. Romanlarını, kısa hikayelerini, Amerikan derslerini, Atalarımızı, Görünmez Kentlerini, neredeyse tüm kitaplarını okudum. Ama, masallar diyarından dünya dersleri veren Atalarımız üçlemesi; İkiye Bölünen Vikont, Varolmayan Şövalye ve Ağaca Tüneyen Baron'un yeri ayrı. Birkaç ay önce şehir tiyatrolarında çalışmaya başlayan, oyuncu ve görsel sanatlar yönetmeni olan pek sevgili bir arkadaşımla konuşurken 'İkiye bölünen Vikont'u' sahneye koymayı denesene' dedim...

              Vikont'un ve ikiye bölünüşünün sahnede nasıl gözükebileceğini birçok kez düşünmüştüm. Etkileyiciliğini, karizmasını kaybeder miydi?... Kolay olması imkansızdı. Edebiyattaki sonsuz yaratıcılık, görsel sanatlara aktarıldığında hep birşeyler kaybeder ya Vikont kaybetmek için fazla görkemliydi.  Bilgisayar ve efektlerinin göz boyayıcı ilerlemesine rağmen, hiçbir film ya da oyun, kitabından daha güzel olamaz. Çünkü 1- okurken gözümün önünde oynayan film yalnızca benimdir, baş karakter -yazılmadıkça- benim istediğim renk kazak giyer ve istediğim gibi yürür. 2- Baş karakterin yaptığını okumanın ötesinde, onun ne düşündüğünü, olaydan alakasız konularda ne hissettiğini bilebilirim. Film'de düşünüp de söylemediklerini bilemem. Kelime dağarcığından başka hiçbir sınır tanımayan bir sanat edebiyat; varolmayan bir rengi tasvir etmek, ve ya her okuyucunun düşlediği pembe tonunun birbirinden bambaşka olması gibi... Calvino da olağanüstü bir hayalperest.

                  Arkadaşım, konuşmamızdan bir ay kadar sonra bana bir mesaj attı. ''Şehir tiyatrolarından bir ekip, Mayıs'ta sahnelenmek üzere İkiye bölünen Vikont' çalışmaya başlıyor.'' Sevindim ve heyecanlandım. Hem en sevdiğim kitaplardan birinin sahnelenişini göreceğim için, hem de okurken canlandırdığım hayalle, teartral anlamda profesyonel bir okuyucunun hayaliyle karşılaştırabileceğim için. Özellikle de, 'insan iki elinde birer kılıç, kendisiyle savaşıyordu' sahnesini canlı canlı göreceğim için.


      Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında, Kumbaracı 50'de sahnelenen Vikont'uma zar zor bilet bulup gittim. Rekin Teksoy'un çevirisini Yiğit Sertdemir uyarlamış ve yönetmiş.

           Yönetmen, metni canlandırmanın zorluğunu anlatıcıyı aynen anlatıcı olarak oyunun bir parçası yaparak hafifletmiş. Vikont Medardo'nun yeğeni tarafından anlatılan roman, Tomris  İncer'in etkileyici sesi ve vurgusuyla anlatılmış. Oyuncuların performansları esnasında kitaptan uzun metinler okunması, seyirciyi aynı zaman da dinleyici yapmış, gördüğünün ötesinde kendi hayalini sürdürmesine izin vermiş. 

               Bir Türk güllesi tarafından ikiye bölünen vikont aklımdaki gibi fiziken ikiye bölünemedi tabii ama, kılıç ve pelerinin soldan sağa, sağdan sola yer değiştirmesiyle aynı kişinin iki yarısı çıktı ortaya. Biri salt iyi, diğeri salt kötü. Kötüsü terör estirdi. İyisi gülünç oldu. Biri yıktı, diğeri yaptı. Biri öldürdü diğeri kurtardı. Biri intikam alırcasına herşeyi ikiye böldü, diğeri tamamladıkça hor görüldü. Kötüden şikayet eden halk, iyiyi de beğenmedi. Salt iyi ile salt kötü tek başlarına varolamazlar, toplumda tutunamazlardı. İyiye biraz kötülük, kötüye de iyilik katmak gerekti. Sahnedeki vikont iki elinde bir kılıç kendisiyle savaşamadı ama, iyilikle kötülüğün varlığı, yokluğu, savaşı ve aşkı en baştan, tekrar, bir kez daha düşünüldü. Anlatıcı yeğen ise kötülükle iyiliğin savaşını izlerken okkalı bir Calvino cümlesiyle bitirdi anlatımını; 'İnsan bazen kendini eksik hisseder, oysaki yalnızca gençtir.'

                             İkiye bölünen Vikont beni çok etkilemiş kitaplardan biri. İnsanı ortadan ikiye bölen iyilikle kötülüğü anlatan, her ikisinin de faydasını, zararını ve bütünlüğünü gösterip, biraradalığı kabul ettiren, kendi kötülüğümüzü eğitmeyi, iyilikle harmanlayıp yumuşatmayı, en sonunda da sevmeyi salık veren bir başyapıt. Calvino'nun romanları üzerine benim düşündüklerimi, çıkardığım sonuçları, yorduğum yorumları, aldığım dünya derslerini özetleyip yazmam yersiz, herkes okuyup kendi göreceli dersini almalı. Umarım, diğer iki atamız  Varolmayan Şövalye ve Ağaca Tüneyen Baron'u da sahnede görürüz.


25 Mayıs 2010 Salı

Değişim

               Skandalların tarihi heralde politika kadar eskidir. Politikacılarının özel ve ya ticari hayatlarıyla ilgili skandallara karışmadığı ülkeler ise parmakla sayılacak kadar az. Kimileri pişkindir. Villalarında genç hanımlarla görüntülenir, pek de üstünde durmazlar. Bazıları yaralar alarak atlatır, mahkemelerde yüzleşir, parçalanan aileleriyle öder, koltuklarından olurlar. Çok ender olarak ise, skandallar pozitif gelişmeler ve yeni fırsatlar yaratır.

        Son günlerde bir skandal komedyası yaşıyoruz. Bir skandal ile doğan büyük bir şans ve değişim rüzgarı. Hem de hiç tahmin etmediğim birinden. 'RTE'nin evlilik dışı ilişkisi varmış' deseler inanır, hatta haremi olduğunu duysam bile şaşırmazdım. RTE'yi sevmediğimden de değil, sadece bana öyle bir imaj verdiğinden. Deniz Baykal'ın ise bir ilişkisi olacağını hayatta tahmin etmezdim. Deniz Baykal'ı sevmediğimden olsa gerek bu durum beni garip bir şekilde eğlendirdi. Sosyal medyalardan birinde 'Baykal'ın yapabildikleri de varmış' tarzındaki yorumlara edepsizce güldüm. Videoyu ancak birkaç gün sonra izleyebildim. Yapabildiği birşey de yokmuş, zaten videoda seks in s si yokmuş, gözlerimle gördüm. 

              Skandalın üzerine yapacağı basın açıklamasını ofiste tüm işimizi gücümüzü bırakıp canlı olarak dinledik. Baykal sağ gösterip sol vurdu. Son cümleye kadar istifa etmeyecekmiş gibi yapıp, yine birsürü çok genel cümle kurup, muhalafet yapıp, sadede son kelimelerinde varabildi. 'CHP genel başkanlığından istifa ediyorum!!!'. Çok insan üzüldü, başına geleni ayıpladılar, kapısında 'yine de sol yine de Baykal' diye bağıranlar gördük TV kanallarında. Sanki CHP sol fikirli bir partiymiş, Baykal'da Türkiye'deki sosyal demokrasinin sembolüymüş gibi. Çünkü, kör ölür badem gözlü olur. 

                        Bir gözlemci olarak bu olaydan kendimce sonuçlar çıkardım;                     

  •         Baykal'ın istifasını isteyen, bekleyen çok kimse vardı. Hatta solun birleşmesinin Baykal gitmeden olamayacağına inananlar... Kendisi öncelikle hükümeti suçladı. Bence bu videonun suçlusu hiçbir şekilde hükümet olamaz, RTE'nin ve tüm AKP camiasının işine gelen Baykal'ın gitmesindense, kalmasıdır. Çünkü o, tam da AKP'yi ve tüm Türkiye halkını 10 yıldır muhalefetsiz bırakan, Tayyip'in ekmeğine yağ süren adamdı. Üstelik de, kendisine yönelik istifa çağrılarına kulak asmayacak kadar gamsız ve duyarsız bir adam. En enteresan tarafı, halkın bir kısmı gözünün içine baka baka istifasını isterken, sandıkta başarı gösteremezken, sosyal medyalarda 'Kemal Kılıçdaroğlu CHP'nin genel başkanı olsun' grupları yıllar önce açılmış ve üye sayıları hergün artarken, Baykal hiç üstüne alınmadı. Taa ki siyaset onu kişisel bir tokatla vurana kadar. Genel başkan profiliyle değil, eş, aile babası profiliyle yedi Deniz Baykal tokatı ve siyaset şahsına dokunduğu gün istifa etti. Demekki herşey çok şahsiydi onun için, vatan, millet, altı ok, laiklik, Cumhuriyet'in korunması değil, kendi mutlak profiliydi tüm mesleki hayatı. 


  •          Hükümet, CHP'nin iç dinamiklerini suçladı, 'Kendi içlerindeki Brütüs'lere baksınlar' dedi. CHP'den birileri Baykal gitsin diye bu komployu düzenlediyse, vicdani yanımla söyleyecek söz bulamıyor ve ayıplıyor. Pragmatik yanımla ise, 'amaca giden her yol mübahtır' diyebiliyorum. Sheakespeare'in Brütüsü de '...Sezar'ı sevmediğimden değil, Roma'yı daha çok sevdiğimden..' demişti. Yine de, hayrını en çok gören kişi olmasına rağmen, Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu komplonun mimarları arasında yer almış olabileceğine asla inanmıyorum. 


  •              Her ne olursa olsun, genç bir seçmen olarak bir devlet yöneticisinin özel hayatı beni -kocam olmadığı sürece - hiç ilgilendirmiyor. Kimseyi de ilgilendirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Aileyi korumak tabiki önemli, karısını başka insanların gözünde aptal konumuna sokmamak da... Ama bütün bunun devlet yönetimiyle hiç ama hiç alakası yok. Çapkın birinin işinde çok başarılı olabileceğine, bir halkı barış ve uyum içinde yönetebilen bir adamın aynı anda birden çok kadını sevebileceğine, hatta tamamını kadınların da yapabileceğine inanıyorum. Ve aile meselelerini politikadan da profesyonel yaşamdan da uzak tutan yeni jenerasyonlar yetiştirmeyi umud ediyorum. T.C. vatandaşı olarak, ihtiyacım rol-model değil, sosyal devleti kurma çabası gösteren, gelir dağılımdaki uçurumlarla, emperyalist güçlerin oyunlarını minimuma indirgemeye çalışan, geleceğe umutla bakabilen bir toplum inşa etmeyi başaran profesyonel bir devlet erkanıdır.

               Bu senaryonun büyük resmini ancak birkaç sene sonra kavrayabileceğiz ama olağan kurultaydan günler önce ortaya çıkan bu hadise, birçeşit şans kapısı açtı ve Kemal Kılıçdaroğlu'nu ana muhalefet partisinin genel başkanı yaptı. Siyaset'e emekli olduktan sonra girmiş ve kurtların arasında kuzu sayılabilecek, güzel, iyi niyetli bir insan, olaylar normal seyretseydi uzun yıllar daha bekleyecekken, siyaset hayatının 10 küsürüncü yılında Atatürk'ten miras bir koltuğa oturmayı başardı.

                         İlk söylemini dinledim; son yılların siyasi modası olan değişimden, yoksuldan ezilmişten, sosyal devlet ve haklardan bahsediyor, 'halkım zenginleşmeden ben zenginleşmeyeceğim' diyordu. Yıllardır sistem kaygısını insan değerinden üstün tutan ve kendi içinde demokrasiyle yönetilmeyen bir partinin başına geçip gerçek bir halkçı gibi konuştu. Karizmatik ve ya değil, lider ve ya bürokrat, iyi hatip ve ya tutuk Kılıçdaroğlu, ülke yönetiminden ümidini kesmiş birçok kişiye ümit verdi. Ben de dahil. Türkiye'liyiz şüpheci olmamız çok normal, çok güzel söylemlerin ardından gelen çok ihtişamlı hayal kırıklıkları gördük. Ama umut duymalı ve şans vermeliyiz. 

                     Eleştiriler de ilk söylemle birlikte start aldı. Gömleğinin markası, söyleminde Kürt sorununa değinmeyişi, kadrosunda devlet yönetimini iyi bilen kimseler olmayışı, nesi varsa eleştiriliyor Kılıçdaroğlu'nun. Türkiye'liyiz çünkü, eleştirmeyi çok severiz. Biraz zaman vermeyi, iyi niyetli, olumlu olmayı tercih etmeyiz. CHP bugünkü durumundan daha kötüye gidemez, o nedenle Kılıçdaroğlu'nun iyi niyetle atacağı her adım, sıfırın yanında birdir. 

                     Bugüne kadar RTE'nin CHP ile ilgili söylemlerinde genel hissiyatım, kendisine konuşacak, hatta haklı olacak malzeme tedarik ettiği için Deniz Baykal'a kızmak olurdu. Umuyorum, bundan sonra CHP, 21. yüzyıl dinamiklerine uyumlu, statükodan, militarizmden, şövenist böbürlenmelerden uzak duran bir kitle partisine dönüşür ve homojen bir karışımdan oluşmayan toplumumuz için mutlak fayda amacı güder. Kılıçdaroğlu'nun çizdiği profilde, estirdiği değişim rüzgarında, güzel günler görme vaadi var. Umarım, CHP'nin kemikleşmiş eski beyinleri, değişimin yönüne müdahale etmez ve tek kişinin değil bir ideolojinin modernleşmesine imkan verirler. 

6 Mayıs 2010 Perşembe

Mart Misafiri

                     Blogumla tam iki aydır ilgilenemiyorum. Fikirler aklımda uçuştukça başlıklar atıyor, cümleler kuruyor, fikir defterimi karalıyorum. Ama taslaklar bir türlü, gözden geçirilip son hallerine ulaştırılıp blogda yayınlanacak hallerine getirilemiyorlar, hatta bazıları zaman aşımına uğrıyıp, taslak olarak kalmaya mahkum oluyor. İsteksizlikten değil. Anlamsız bir vakitsizlik mevhumu ve bahar üşengeçliğine eklenen iş yoğunluğundan... Mart ve Nisan koşuşturmaca halinde çabucak geçti, pencereme sardunyalar ekildi, hava iyice ısındı, güzel işler başarıldı, kitaplar okundu, dostlar görüldü ama son iki ayın en enteresanı Mart ayının sonunda İtalya'dan gelen misafirim seçildi...

               2005, üniversitede derslere girmeye devam ettiğim son senemdi. Ve takip ettiğim son derslerin biri, ilerleyen yaş ve azalan alaycılığın da etkisiyle, tüm diğerlerini geride bırakacak kadar çok ilgimi çekmişti; Siyasal İletişim. Konumuz; millet, siyaset ve medya üçgenindeki dinamikler, statikler, dengeler, çıkarlar, çıkmazlar, etki ve tepkileşmelerdi. Konunun teorisinden başlayıp, pratik çözümlemelere, farklı görüşlere, olay analizlerine, iletişim araçlarının etkilerine geçerek tam dönem süren bir ders yaptık ve ben girdiğim sözlü finalden oldukça yüksek bir not aldım. Dersin öğretmeni prof. Marco Tarchi hem mesleğine hem de öğretmeye meraklı ve bağlı, çoğu zaman renkli papyonlar  takan güleryüzlü ama ciddi bir insandı. Kurumlar Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Tarihi gibi sona bıraktığım ve son derece sıkıcı konulardan kurtulup tez konumu düşünmeye başladığım 2007 yılında, seçimler yaklaşıyor, siyasal iletişim mevzusu için güzel bir çalışma alanı beliriyordu. Son sınavımı vermeye Floransa'ya gittiğimde Marco Tarchi'den bir randevu aldım. O zamanlar ne kendisinin politik görüşü ne yazdığı kitaplar ne Türkiye sevgisi ne de sonradan keşfettiğim birçok başka güzel özelliğinin farkındaydım. 

                Ciddi ama yakın bir havada karşıladı beni. Aklımdan geçenleri, Türkiye'de olanları anlattığımda, seçim kampanyasını onun danışmanlığında izlememi ve bir araştırma tezi yazmamı harika buldu. Aylardan Mart'tı, Cumhuriyet mitingleri, Cumhurbaşkanı seçimi ülke gündemini hararetlendirmiş, seçim tarihi belirlenmişti. Bana, kampanya analizleri ile ilgili yazılmış birkaç kitap önerdi. Mayıs ayında Türkiye'yi seçime taşıyan olaylarla ilgili yazdığım ilk bölümü okuduğunda, başta cesaretimi kırmak istemediğini ama ilk görüşmemizde yazmayı düşündüğüm teze biraz da şüpheyle baktığını, ancak ilk bölümü okuduktan sonra harika bir tez olacağını anladığını söyledi...

                         Aylarca, çeşitli televizyon kanallarından, farklı görüşteki birçok gazeteden kampanyayı takip ettim.  Partilerin miting dokümanlarını, sloganlarını, manifesto, broşür, afiş, gazete ve tv reklamları... Kampanya için kullandıkları ne varsa toparladım. Ortaya çıkarılan polemikleri, liderlerin yorumlarını, medyanın farklı köşelerinde farklı şekillerde bahsedilen aynı haberleri hiç katışıksız toparladım. Ve seçilenin seçildiği günün ertesi yazmaya başladım. Türk seçim kampanyasını İtalya'da anlatacağım için partilerin geçmişlerinden başladım. Geçmiş seçimlerde ietişimlerini nasıl yönettiklerine baktım. Medyanın tüm künyesini çıkarttım, el değiştirenleri, yer değiştirenleri, kazık çakıp yıllarca aynı kalanları yazdım.  Bölümleri yazdıkça prof. Tarchi'ye mail atıyordum, o da her bölümün imla ve yazım hatalarını, bazı deyişlerin İtalyanca'larını yeşille işaretleyip düzeltmem için bana geri gönderiyordu. Fikirlerimin ise, bir virgülüne dahi karışmadı. Aylarca, birimiz Türkiye'de hem çalışır hem tez yazar, diğerimiz İtalya'da bir sürü öğrenciyle uğraşır, ders verir, kitap yazar durumda birlikte çalıştık. Ve sonuçta 170 sayfalık bir kampanya analizi çıktı ortaya. Son sözü yazmayı bitirdiğimde bile, bittiğine inanamamıştım.

                  2007'nin Aralık ayında, tezimi jüriye sunacağım, dinlemek isteyen herkese açık salonun kapısında sıramı beklerken, ellerim buz kesiyor, kalbim taşıkardi olmuş gibi atıyor, sürekli sigara içmek istiyor, heyecandan başım dönüyordu. Benim sıram olduğunu haber veren zil çaldığında hemen içeri girdim ve arkamdaki salona bir daha hiç bakmadım. Karşımda, salon kadar eni olan bir kürsü, ingiliz mahkemelerindeki yargıçlarınkine benzer (peruksuz) kostümleriyle 12 tane profesör... Karşılarında, çok küçük, çok genç, inanılmaz yetersiz, tecrübesiz ve cahildim... Adımı sorsalar cevap veremezmişim gibi geliyordu. Sevgili hocam o anda yine bana destek oldu ve söze o başladı, tezimin genel konusunu 3 - 5 dakika süren bir konuşmayla anlattığında ben konuya hakimiyetimi geri kazanmış, konuşabilecek performansa yeniden ulaşmıştım. Bir de ben anlattım, ülkemde neler olduğunu, kampanya sürecinin nasıl geçtiğini, sonuçları, artıları, eksileri, iletişim nasıl kullanıldığını, Türkiye'nin politikasını. Her biri, ilgilerini çeken alanlardan birkaç soru sordu. 45 dakika süren sunum ve savunmamda verdiğim cevapları çok az hatırlayabiliyorum... Anı dün gibi taze ama içerik flu... Dışarı çıkarılıp notumu beklemeye başladım. Zil tekrar çaldı, içeri davet edildim. Komisyon, tezime 6 üzerinden 6 verdi ve beni 'dottoressa' ilan etti. Bugün hala kendimi bundan daha iyi herhangi birşey başarmış hissetmiyorum.

                Bu harika bir anı. Güzel bir tez projesi, uğruna gecelerce sabahlanan, tek bir cümlenin karşısında saatler geçirilen, bir kaşımın 3'te 1'ini döktüğüm zorlu bir yazım aşamasının sonunda, yaptığım en güzel şey... Bana yol gösteren, yardımcı olan, fikirlerimi etkilemeksizin ortaya çıkmalarını, düzene girmelerini, yazıya dökülmelerini sağlayan çok önemli biri var bu anıda. Prof. Marco Tarchi. 

                Kendisi, Mart ayında Galatasaray Üniversitesi'nin ev sahipliği yaptığı bir Eurolarg projesinde konuşmacı olmak üzere İstanbul'daydı. Boğaza, tarihi yarım adaya, Kadıköy çarşısına, lokum ve baklavaya hayran Marco Tarchi, akademik anlamda siyaset bilimciliğin yanısıra 70 ve 80 li yıllarda İtalyan Sosyal Hareketi (MSI)'nin içerisinde aktif biçimde politika yapmış ve 'Yeni sağ' adı verilen akımın İtalya'daki öncüsü olmuş bir Floransalı. Direktörlüğünü yaptığı underground dergi 'La voce della Fogna'nın (Lağımın sesi) İtalyan sağcılarına yönelik eleştirilerinden dolayı öncelikle sağcılar tarafından dışlanmış, tanıştığım en (hatta tek) keyifli sağcı. 70'lerin sonlarında MSI gençlik kolları tarafından kurulan ''Hobbit Kampları'' adlı müzikli, festivalli, şiirli fikir kamplarının kurucularından. Bana da bir kopyasını hediye ettiği son kitabını zamanın hobbitlerinin savundukları fikirler üzerine yazmış, dönemin yazı ve belgelerini derlemiş. Mussolini taraftarı ve hatta neofaşist olmaktan çıkarılmayan 'yeni sağ' akımı, bizim Türkiye'de alışageldiğimiz sağ görüşle  pek bağdaşmıyor. Irkçılık ve emperyalizme (özellikle de Amerikan olanına) karşı, gelenekten vazgeçmeyen bir çok kültürlülük anlayışını, ekolojistliği ve federalist düşünceyi öne süren bu sağ görüş ilk olarak Fransız sosyal bilimci Alain de Benoist tarafından sağ-sol çizgisinin dışında olarak tanımlanmış. Bana en enteresan gelen tarafı ise, özellikle avrupalı yeni sağcıların kendilerini hristiyanlıktan uzak görerek 'pagan' nitelendirmeleri. Marco Tarchi de birebir sohpetinde 'keşke bütün sağcılar böyle olsa' dedirtecek kadar hümanist, açık fikirli ve eşitlikçi. Öznel fikrini akademik aktivitesine yansıtmamasıyla da ayrıca saygımı kazanıyor. Tüm zıt fikirlere saygılı, kendi fikrinde ise istikrarlı, analitik düşünceyi ve bilimi herşeyden ön planda tutan gerçek bir bilim insanı.

            İşte benim Mart misafirim o Marco Tarchi. Sabah 10:00'dan akşam 21:00'e kadar İstanbul'un yarısını gezdirip hiç durmadan sohpet ettim kendisiyle. İtalya'da o sırada yaklaşmakta olan seçimlerden, Amerikan parlamentosunun Ermeni soykırımı oylamasından, 80lerin başında Çekoslovakya'ya yaptığı seyahatten, Brezilya'nın ulaşımı olmayan köylerinden, lokumun nasıl yapıldığından, kokoreçin dananın neresi olduğundan, İstanbul'da bir İtalyan üniversitesi açılıp açılmayacağından, farklı baktığımız birçok sosyo-politik düşünce ve akımdan, herşeyden konuştuk. Mart ayımın en ilginç misafiri, en ilginç günüydü.

            
Bu linkte benim tezim var:

http://www.tesionline.it/default/tesi.asp?idt=23917

Bunda ise Marco Tarchi hakkında wikipedik kısa bir bilgi:

http://it.wikipedia.org/wiki/Marco_Tarchi


2 Mart 2010 Salı

Büyük Resim

         Görünenin yalan söyleme olasılığını ve gördüğüme inanmadan önce birkaç kez düşünmeyi üniversitede okurken öğrenmiştim. İlk başta çok garip gelebilecek düşüncemi şöyle bir örnekle anlatıyım;

             Bir fotoğraf düşünelim mesela, sol tarafta koşan küçük bir çocuk sağda ise tüfekli bir asker, tüfek çocuğa bakıyor. Çocuk paspal, üstü başı dökük, yüzünde korku, hem ağlıyor hem koşuyor. Asker soğukkanlı, gözlerini kısmış kurşunun ilerleyeceği yöne kilitlenmiş. Çıkarılacak sonuç: savaş kötüdür, asker kötüdür, askerler ve savaşlar çocukları öldürür, fotoğraftaki o asker her ne ulvi sebep ile orada olursa olsun o çocuğu öldürmüştür. Atalarımız 'Gözümle görmediğime inanmam' demişler ama bizlere 'gözümle görsem bile inanmam' demek düşer. Zira resmin gerçek boyutunu asla bilemeyiz. Şimdi, aniden, fotoğrafa sihirli bir el veya bir bilgisayar programının değdiğini ve merceğin sola doğru büyüdüğünü düşünelim. Çocuğun sol arka çaprazında, terörist kıyafeti diye adlandırdığımız kostümde, biri elinde silah çocuğa koşuyor ve askerin tüfeği aslında teröriste bakıyor. Çıkarılacak sonuç: terör kötüdür, terörizm bir lanettir, kadın çocuk demeden öldürür. Asker çocukları terörden korur. Fotoğraftaki asker, korkmuş bir çocuğu korumak için teröristi öldürmeye çalışmaktadır. 

        Gözümüzle gördüğümüz hangi resim olursa olsun inanmamak çok önemlidir. Zaten her iki durumda ve her ne ulvi sebeple olursa olsun savaş kötüdür, silah kötüdür dolayısıyla hem terörist hem de asker kötüdür. Kimin kimden daha kötü olduğunu, en kötünün kim olduğunu tayin etmek ise iyice zordur. Büyük topraklara sahip olan ve mülkiyetini yitirmemek için savaşan müdahaleci emperyalist güçler mi? Yaşadığı topraklarda kendi istediği düzeni estirmek isteyen etnisite teröristleri mi? Petrol peşindeki ekonomik güçler mi? Üç beş tarafa eşzamanlı olarak silah satan tüccarlar mı? Kimdir kötülerin en kötüsü? Fotoğrafın ikinci halini gördükten sonra bile, zavallı küçücük insanın o haline sebep olan nedir anlayamayız. Ne o teröristin neden terörist olduğunu, ne parkta oynaması gereken yaşta bir çocuğun savaşın ortasında kalışını, sefaletini, ne de askeri müdahalenin meşruiyetini anlayabiliriz. Çünkü tüm bunlar, büyük bir oyunu anlayabilmeyi gerektirir ve büyük resim bize asla gösterilmez. Hatta bilinçli olup arasak bile bulabildiğimiz inkarı çok basit komplo teorilerinden öteye geçemez. 

    Büyük resmin garip isimleri olur çoğunlukla; büyükorasıburasıprojesi, yenimarsdüzeni, ılımlıpagancumhuriyetleribirliği.... Ulvi planlar, kapalı kapılar ardında tartışılır, büyük patronlara danışılır, müzakere sanatının çıkar ilişkileriyle harmanlanmasıyla çok karşıt güçler aynı masaya oturup toprakların veya kitlelerin kaderleri hakkında anlaşmalar yaparlar. Ve biz yalnızca bu ulvi amaçlara giden yolların dünyaya yansıyan mübah ve kısıtlı fotoğraflarını görebiliriz. Savaşlar, darbeler, hileli ihaleler, suikastler, terör, seçim kampanyaları, mahkemeler, soykırımlar hatta bazen 'kaza'lar bile birtakım görkemli planların dünya gerçekliğine yansımasıdır.

         Dünya'nın oyunları, sahnelenen önceden yazılmış büyük senaryolarıdır bunlar ve kimse kendini hariç tutamaz, refah seviyesi en yükseklerdeki problemsiz sanılan rüya ülkeler bile, planlar öyle yapıldığı için, birilerinin çıkarlarını bir şekilde tatmin ettikleri için bugün bu konumdadırlar, dinamiklerin değişeceği gün ne olacaklarını ise, bilemezler. Dünyanın geri kalanını kendi haline bırakıp, büyük senayolara tarih boyunca malzeme olmuş, büyük fotoğrafların sahnesi olmuş güzeller güzeli coğrafyamıza gelelim. Aktüel durumun fotoğrafı şundan ibaret;

Birileri tahta seçildi, yıllardır ülkeyi yönetiyor, onların şakşakçıları, yandaşları özelleştiriyor, peşkeş çekiyor, yola devam ediyor, resmen yürüyor.
Tahttan güdümlü-ekonomiyi düzeltme harekatı sayesinde ülke, suyunu, elektriğini, petrolünü, mısırını hatta domatesini başkalarından alır hale geldi, hergün onlarca yolsuzluk yordamsızlık haberi çıkıyor. Devam eden yolda, kontrol edilemeyen güçlere bağımlılık her gün artıyor.
Cemaatler popüler oluyor, hadlerinden büyük safhalarda oyun kurucu pozisyonuna geçtiler. Kendi söylemleriyle; cemiyetleşiyor, büyük güçlere oynuyorlar. 
Yargının ve anayasanın bozuk oluşu, çağ dışı oluşu bir yana hukuk devleti olmanın yanından bile geçemeyişimiz diğer yana. Bir dava beş on yıl rafta bekleyebilirken, bir diğerinin gereği gününden önce düşünülebiliyor.
Tahttan güdümlü-demokratikleştirme harekatı, 'Türkiye'li azınlıklara açılıyoruz' derken ve icraatta hiçbirşeye açılamazken, yabancı yatırımcı onyedi göbek Türkiye'li kürtten, ermeniden halen daha makbul, tüm zamanlardan daha çok imtiyaza sahip.
Türban takmayı seçen genç hanımlar halen üniversiteye gidemiyor. Ama imam yetiştirmek için kurulmuş okullara, imam olamayacak hanımlar kabul olabiliyorlar. Yani bu hanım kızlar aydınlanma fırsatıyla  yaşamlarının hiçbir döneminde karşılaşamıyorlar. Biryandan da, tasvirini yapamayacağım ama artık herkesin ne olduğunu bildiği ikoncanlar çoğalıyor, ekranlar ve plajlar hala çıplak.
Geçmişte ülkeyi iki tam teşekküllü ve birçok da soft darbeyle sallamış, görkemli tarihine de bir güzel sırtını dayamış silahlı kuvvetler, bugünün sahnesinde mağduru oynuyor. Paşaların darbe yapanları Bodrumda keyif çatarken, niyetlenip de yapamayanları tutuklanıyor. Halk rest beklerken TSK hak veriyor, tepki veremedikçe hükümet karşısında eziliyor. 
Milletin 'Padişahım sen çok yaşa' kısmı durumdan memnun, yıllarca fişlenmiş, ezilmiş, kısıtlanmışlar şimdi devir onların devri, adı da demokratikleşme harekatı.
Muhalif kısmın durumu daha da karmaşık, geçmişinde darbe mağduru olmuş 'eski solcular', kurtuluşu ordudan bekliyor, hatta teorilere göre asker ile ittifak yapıyor, umduklarını bulamıyorlar. Komünizm karşıtlığıyla büyütülmüş ve ya zevk budalalığından apolitik yaşamış kesimler ise sosyal söylemleri  dönemi anlatan dizilerden öğrenip hayrete düşecek kadar ilgisiz kalmış, politik olarak hiç yontulmamış, şimdi işin ucu ona da dokununca umudunu nereye bağlasa bilemiyor. Milliyetçiler zaten tek tip ulus-devlet peşinde. Anası yavrusu, sağcısı solcusu muhalefette birlikten eser yok. 

      Bu fotoğrafa göre bölünmez bütünlüğü herşeyin önünde gelen bir ülke, parça pinçik durumda. Eyaletlere, şehir devletlerine hatta ülkelere ayrılmak, birbirini anlamayan zihniyetler kadar birbirinden uzaklaştıramaz, bölemez bir milleti. Şu anın dinamiklerinde; muhafazakar dindar moderne, muhafazakar ulusalcı hükümete, hükümet muhalefetin her çeşidine, cemaatçi cemaat dışındaki herkese, azınlıklar hem muhafazakara hem ulusalcıya hem de orduya, ordu tüm hükümetlere, modern dindara ve şeriatçıya, milliyetçi muhafazakar dindara, özgürlükçüye, azınlığa, herkes herkese, aynı zamanda da birbirine karşı. Yani, 'Herkesin savaşı herkese karşı'*. Bu, anın fotğrafının görebildiğimiz, çekebildiğimiz kadarı, mercek büyürse yanından arkasından neler çıkar, hangi kapalı kapılar ardında nasıl oyunlar oynanıyordur hiç belli olmaz. Yani; içten içten, adice, ideolojik ve kışkırtmalı bu bölünmüşlük hali dahi, bilemeyeceğimiz ve engelleyemeyeceğimiz daha büyük, daha beter senaryoların yalnızca bir perdesi.  

* Bellum omnium contra omni. - Thomas Hobbes

24 Şubat 2010 Çarşamba

Balyoz'un Gölgesinde Kalanlar

Bu haftaya damgasını vuran, gündeme oturan Balyoz operasyonu. Bir anda tüm ülke, tüm dikkatini bir gazete tarafından ortaya atılan ve belgelerin gerçekliğinin ilanıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'nin emekli generallerini İstanbul Adliyesine taşıyan darbe planına kilitlendi. Şimdi herkes, yargı depremini, ordu depremini, bu ülkenin nereye gittiğini, paşaların gerçekten darbe planları yapıp yapmadığını, konuşuyor, tartışıyor, hiçbirşey yapamadan izliyor. Doğrudur da, siyasi gündemden haberdar olmak bir vatandaşlık görevidir. Ne yazıkki gündem çoğu zaman vatandaşı mışıl mışıl uyutur. Darbecilik ve yargı konusu ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyorum ama  benim için bugünün konusu,  haftanın ilk üç gününü Balyoz altında geçiren diğer önemli haberler, gelişme ve gerilemeler. 

-- Berlinale ve Bal, Türk sineması Berlin'de bir altın ayı kazandı. Semih Kaplanoğlu üçlemesinin son filmi ile festivalin en iyi film ve Ekumenik jüri ödüllerini kazandı. Türkiye'de bayram edilmeli, Semih Kaplanoğlu havaalanında bandolar merasimlerle karşılanmalı, herkes bunu konuşmalıydı...

-- GDO'lu gıdalar uzun yıllardır Türkiye'ye giriyor ve çeşitli formatlarda satılıyor, alınıyor, yeniliyor. Bunun böyle olduğu geçtiğimiz yıl öğrenildiği için tartışma 'GDO Türkiye'ye girsin mi girmesin mi?' şekline büründü. Nitekim, GDO'lu gıdaların girişini engelleyen yönetmelik mecliste görüşülmek üzere 1 Mart'ı bekliyor, Balyoz yüzünden ertelenmezse tabii. Sağlıklı yaşamı ve beslenmeyi destekleyen sivil toplum kuruluşları ve aktivistlerin bu haftadan başlayarak meclisin önünde sabahlaması, Hindistan'da bile (bu bağlaçı Hindistan için kulanmam belki de anlamsız) yasaklanan GDO'nun ortadan kalkması için eylem yapması gerekirdi. Herkes balyozu konuşuyor. Zaten, şu günlerde elinde kocaman bir patlıcan pankartıyla meclisin önünde 'GDO'ya hayır!' diye bağıran üniversiteli bile Balyoz'dan olmadı Ergenekon'dan içeri alınabilir. 

--Soykırım iddiası. Ermeni soykırımı davası önümüzdeki günlerde Amerikan parlamentosunda görüşülecek. Hatta Osmanlılara karşı Ermenileri savunan Amerikan parlamentosu 1894 yılından beri bunu görüşüp duruyor ve genellikle Amerikan başkanlarının sağduyusu ve Yahudi lobisinin çalışmasıyla yasa tasarısı parlamentodan geçmiyor. Önümüzdeki 4 Martta yine Ermeni soykırımı iddiası Amerikan meclisinde. Gündemde konuyla ilgili hiçbirşey yok. Yahudi lobisinin bu yıl tasarının kabul edilmemesi için çalışmayacağını tahmin etmek zor değil ama basının kuytu köşelerinde bir iki satırdan fazla yer tutmuyor, uzun bir internet araması yaparsanız bazı kaynakların beklenen sonucun 21'e 25 oyla tasarının geçmesi olduğunu görebilirsiniz. Ben soykırım yapıldı mı yapılmadı mı bilmiyorum, bu konuda hangi kaynakçanın daha güvenilir olduğunu da kestiremiyorum ama içişlerimizin amerikanize edilmesi hoşuma gitmiyor. İki komşu ülkenin daha da ötesi, dinen Ermeni Türkiyelilerin olduğu bir ülkenin içişlerine 10 saat uçuş uzaklığında çözüm aranması son derece saçma geliyor. Konu neredeyse bir yüzyıldır sürüyor ama istendiği zaman, daha önemli devlet meseleleri olmadığı zaman gündemde, önümüzdeki haftaki oylama ise balyoz altında. 

--Teğet geçen krizin bedeli ağır olacakmış. Başbakan bizzat kendisi, bu hafta başında bu söylemde bulundu. Geçen sene 'Korkmayın kriz teğet geçecek' diyen aynı başbakan, zira arada seçim, vefat ve ya darbe  yaşanmadı. Kriz teğet geçti mi gerçekten bizi? Evet bazı kesimleri. Nasıl oldu bu? Bazı vergilerde indirim yapıldı, bazılarında artış yapılmadı, istihdam desteği yapıldığı söylendi, zamlar vicdanlı tutuldu, vs... Yani bir devletin kriz anında ekonomiye müdahalesi gerçekleşti. Peki bedeli nasıl ağır olucak? 0.5'e indirilen alım-satım vergisi mesela 3.5 e çıkarılacak, KDV'nin üzerinde binen ÖTV'ye, doğalgaza elektirğe, suya geçen sene yapılmayan zam oranlı faiziyle birlikte gelecek. Yani sevgili devlet amca, geçen yıl aldığı önlem paketini bu yıl burnumuzdan getirecek. Mağdur kim olacak, plaza, gemi, fabrika sahipleri değil, işçiler, memurlar, üniversite mezunu işsiz gençler. Teğet geçen şeyin bedelini devlet amcaya geri ödeyeceğiz.

İşte, balyozla uğraşırken gündemden düşenler, en azından benim basında yeterli yeri bulamadığını düşündüğüm önemliler bunlar. Kimbilir bu sefer gündem oyalamacasının altında daha başka neler var, balyoz altından hangi yasalar geçiyor, ihaleler yapılıyor, yabancılara hangi ödünler veriliyor. 

21 Şubat 2010 Pazar

Görünmeyen

      Blog'umu okuyanlar Auster ile nasıl tanıştığımı, en sevdiğim yazarlardan biri olduğunu gayet iyi biliyordur. Düzenli olarak aldığım 'idefix'te bu hafta maili' geçtiğimiz haftalarda Paul Auster'ın Görünmeyen adlı yeni bir roman yazdığını söyledi. Ben de 12. Auster romanımı hemen sipariş ettim. O sırada 300lü sayfalarına gelmiş olduğum Kazanan Yalnızdır'ı bırakamadım ama, sayfaları daha hızlı çevirmeye başladım ve arka kapağı kapatmamla Görünmeyen'e başlamam bir oldu.

    Aslında, çok tipik bir Auster romanı olan Görünmeyen'in başrolünde Columbia Üniversitesinde Edebiyat okuyan, şiirler yazan ve Fransızca'dan çeviriler yapan Adam Walker var. Okuyanlar bilirler, birçok Auster romanında başrolde bir yazar ya da akademisyen vardır ve ya olmak isteyip de olamamış biri. Roman içerisinde, birden fazla hikaye, garip tesadüfler, şüphe, belirsizlik, tarafsız taraflar, ölüm, cinayet, kısacası herşeyden biraz var. 

Dünyaca ünlü bir yazarın, ölüm döşeğindeki, kırk yıldır görmediği üniversite arkadaşı Adam'dan, içerisinde 1968 senesini anlatan bir roman denemesinin ilk bölümünün bulunduğu bir mektup almasıyla başlıyor kitap. Adam'ın hikayesi, ilkbahar, yaz ve sonbahar adlı üç bölüme ayrılmış. Yazar, Sonbahar'ı Adam'ın ölümünden sonra okuyor ve hikayenin diğer karakterlerinin peşine düşüyor. Yazılanların çoğu doğru, ama bazı gerçeklere ulaşmak artık mümkün değil. Roman, arkadaşından gelen hikayeye diğerlerinin hikayesini ekleyip isimleri değiştirerek yayınlayan bir yazarın hikayesi. Aslında Adam'ın kendi hikayesi. Her karakterin kendi romanları içiçe geçmiş Görünmeyen'de. Adam hikayenin ilk bölümünü birinci tekil şahışı kullanarak, 'Yaz'ı ikinci tekil şahsın ağzından, 'Sonbahar'ı ise üçüncü birini anlatır gibi kısa ve kopuk cümlelerle yazmış, yazarda olduğu gibi paylaşmış. Hikaye Adam'ın hayatına girmiş kadınlardan birinin günlüğüyle tamamlanıyor, Adam'ı tanımasının üzerinden 40 sene geçtikten sonra yazdıklarının olduğu gibi aktarımıyla. Bu mektupları alan yazar Auster'ın kendisi olabilir mi diye düşündüğümü itiraf etmeliyim, zira tüm romanlarında olduğu gibi, gerçek ile hayal içiçe geçmiş bütünleşmiş. Okuyucuyuda hayali gerçek sanmaya itiyor.

                                               Anlatıcının her bölümde değişmesi, kısa cümleli bölümün bile bir ustanın elinden çıkması çok etkileyici ama henüz okumamış takipçilerime, daha fazla ipucu vermeden kitabın, diğer herşeyin ve altını çizdiklerimin yanısıra, beni en çok etkileyen sahnesini anlatarak yazımı bitiriyorum.

                                                   Adam'ın aslında mutlu bir ailesi var. Güzel, neşeli bir anne, çalışkan bir baba, bir yaş büyük ablası Gwyn ve en küçük kardeşleri Andy. Ancak, tüm bu harika aile tablosu Andy'nin yedi yaşında gölde boğularak ölmesiyle altüst oluyor. Özellikle anne, bu dramayı kaldıramıyor ve suçluluk duygusuyla hem neşesini hem de akıl sağlığını ebediyen kaybediyor. Aile tarihini, hepsinin hayatlarını, Adam ile Gwyn'in karakterlerini değiştiren bu olaydan sonra evde mutlak bir yas hali, hıçkırık ve antidepresanlar hakim. Anne odasına kapanıyor, baba ise eve dönmemek için gece gündüz çalışmaya başlıyor. Küçük bir çocuğun ölümü, bir annenin yavrusunun acısı kitaplarda, filmlerde hatta gerçek hayatta alışılmış bir trajedi ama Gwyn ile Adam'ın kardeşlerinin hatırasını saklama biçimi çok ilginç. Özellikle de genç yaştaki yakın birini kaybedenler için çok çok anlamlı; Anne babasız iki çocukmuş gibi, birbirleriyle yalnız büyüyen Adam ile Gwyn, kardeşlerinin her doğumgünününde buldukları bir kek yada kurabiyenin üstüne bir mum dikip kaybettikleri kardeşlerinin yaş gününü muazzam bir anma törenine dönüştürüyorlar. Çocukluklarında oluşturdukları ritüele göre Andy'yi anmanın üç farklı bölümü var. Birinci bölümde küçük kardeşten 'di'li geçmiş zamanda bahsediliyor. Çocukluğunda nasıldı, nelerden hoşlanırdı, konuşmaya yeni başladığında nasıl komik cümleler kuruyordu, bisiklete binmeyi nasıl da zor öğrenmişti. İkinci bölümde ondan şimdiki zaman kipinde bahsediliyor. Andy onyedi yaşında, yaş farkları artık önemsizleşmiş, hangi üniversiteye gideceğini düşünüyor, bir kız arkadaşı var. Üçüncü bölümde ise, Andy'den gelecek zamanda bahsediliyor, bir yıl sonraki doğumgününe kadar ona neler olabileceği düşünülerek, ona hayali bir gelecek yaratılıyor... Andy'nin hayatta geçirdiği yedi yıldan daha uzun bir süre, her yıl aynı merasimle onun anısını canlı tutmaya çalışıyorlar. "......Yine de her yıl ondan birşeylerin kaybolduğunu; unutmamak için gösterdiğiniz bütün çabaya rağmen aklınıza gelenlerin azaldığını, onun silinip gitmesini durdurmaya gücünüzün yetmediğini hissediyorsunuz...."

Görünmeyen'i almak için: 

http://www.idefix.com/kitap/gorunmeyen-paul-auster/tanim.asp?sid=F7GTJRFFA127WJF85PPG

veya,

http://www.canyayinlari.com/BookDetails_GORUNMEYEN_2644.aspx

7 Şubat 2010 Pazar

İmkansız Empati - Empati İmkansız

            Empati; yani kişinin kendini bir diğerinin yerine koyup, onun bakış açısından bakması. İyi niyetli olunduğunda, şahsi veya toplumsal durumlarda, diğerinin yaptığı birşeyi neden yaptığını, hayata onun gözlerinden bakarak anlamaya çalışmak. Karşılıklı konuşma anında, onun tarafını da anlamak. Kavga anında tarafsız taraf olmak. Bence, geliştirilebilir bir yetenek, hatta bir meziyet...

            Dokuz yaşında bir çocukla konuşurken, dokuz yaşında. Babayla konuşurken baba. Sevgiliyle konuşurken, o. Bir dostla tartışırken, seni seven biri.  İmamla, dindar. Başbakanla, güç sahibi. Ermeni ile azınlık. Polisle, memur... Karşındakinin haline bürünür, nabza göre şerbet verir gibi değil ama. Karşındakinin farklı algısına ve görgüsüne, maksimum anlayışı göstermek gibi. Onun nedenlerini anlamaya çalışmak gibi. O nedenlere sahip olma durumunda yapabileceklerini karşındaki yaptığında, buna anlayış göstermek gibi. Olduğun gibi kabul görmeyi beklerken, diğerlerini de oldukları gibi kabul etmek, karşıt fikirlere saygı göstermek gibi...


           Her durumda mümkün mü empati yapmak? Çoğu durumda çok zor, hatta bazılarında imkansız... Özellikle de zeka farklılıkları, konum farklılıkları vizyon farklılıkları sözkonusu olduğunda. Dokuz yaşındaki kardeşimle konuşurken, her ne kadar dokuz yaşımda hissetmeye çalışsam da mümkün mü onu tam olarak anlayabilmem. Onun yaşını yaşamış olduğum düşünülürse, anne babama empati yapmamdan daha kolay belki. Yine de, ben o değilim ki, onun ne düşündüğünü tam olarak bileyim...


          Cüppeli Ahmet Hocaya empati yapmam münkün mü mesela? Aynaya baktığımda kendimi o sarık, cüppe ve sakalla gördüğümü, aşırı dindar bir kimsenin hergün yaptıklarını yaptığımı, ona göre bir konuma konuşlandığımı ve ona göre vaazlar verdiğimi, yazılar yazdığımı düşünmek. Ve öyle bir durumda yapabileceklerimi anlayarak ona anlayış göstermek... mümkün mü? 


       Geçen hafta televizyon da Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı, 'Özgürlükleri kısıtlamaya devam ettiği müddetçe laikliğin kaldırılmamasının düşünülemez' olduğunu söyledi. İyi niyetli biçimde empati yapmaya uğraştım. Sağcı ve muhafazakar karakterli bir hukukçu olduğumu düşündüm -sol fikirli ve gerçekten özgürlükçü bir kimsenin din ile devletin eşvalörlü birlikteliğini ihtimal dahiline alamayacağını düşündüğümden- bu isimdeki bir derneğin başkanı olduğumu. Tamamen tarafsız bir mantık yürüterek bu söylediği yargıya varmaya uğraştım. Tümden gelen, tüme giden, analitik, empirik, dogmatik mantığın hiçbir şekli ile bu sonuca varamadım. Anlama gerçekleşmeyince, empati de mümkün olamadı. İstedim de üstelik. ''Şunu düşündüm, o bunu getirdi. Şöyle de bir durum mevcuttu, bunu ona uygulayınca şu kısıtlandı ve ben de bu sonuca vardım'' gibi bir anlatımı duymayı, ya da yalnızca anlayabilmeyi. Ne kadar kurgularsam o kadar uzaklaştım, laikliğin özgürlükleri kısıtladığı fikrinden. 

         Empati güzel ve önemli birşey. Diğerini anlamak için. Konulara çok taraflı yaklaşmak için. Diğer açıları görebilmek, hatta öngörebilmek için. Karşıt fikirli birileriyle önemli konuları tartışırken, fikrini savunmayı saygılı biçimde başarmak, karşıt fikri sinirlenmeden dinleyebilmek için. Çok kültürlü toplumlarda, barış içerisinde yaşayabilmek için. Tüm ulvi ve sosyopolitik meseleleri bırakın, günlük hayatımız için. Tramvayda, metroda karşılaştığımız insanlara önyargısız yaklaşabilmek için. Gençlerin çılgın fikirlerine, yaşlıların geleneklerine isyan etmemek, sağduyulu ve uyumlu olabilmek için. Karşımızdaki fikrimizi beğenmediğinde ona yine de saygı duymak, hemfikir olmama özgürlüğünü kısıtlamamak için.

       Diğer bir yandan ise, içinde yaşadığımız ayırımların arasında imkansızın kısa adı, empati.  Mesela ben, 30 derece sıcaklıkta, nasıl ve hangi düşünceyle, hangi şeye tapınmak amacıyla bir kadının, kendini simsiyah bir örtünün altına hapsedebileceğini anlayamayacağım, hayata hiçbir şekilde o göz-burun-ağız aralığından bakamayacağım. Çocukluğunda neler öğretilerek bu zihniyete vardığını, hangi çevrelerde bulunarak bunu benimsediğini, nasıl olup da isyan etmediğini, böylesi bir inancın insana nasıl bir psikoloji verdiğini kavrayamayacağım. O da hiçbir şekilde beni, yazın açık saçık elbiselerle, kışın fötr şapkayla dolaşmamı, karşı cins ile hemcinslerim kadar yakın arkadaş olabilmemi anlayamayacak, paylaştığımız aynı şehre benim gözlerimden asla bakamayacak. Saygı çerçevesinde birarada olabilecek miyiz? O da belirsiz... Ben kendimden emin olsam da, herkese eşit davranmayı ilke edinsem de, mini eteğime karışmayan tüm cüppeli, çarşaflı, sakallılara saygı duyabileceğimi düşünsem de, uzun vadede anlaşamayacağımızı hissedebiliyorum. En büyük uzaklığın birbirini anlamayan iki kafa arasında olduğu boşuna söylenmemiş. İnsanları iyi ve kötü harici hiçbir şekilde ayırmayan, sınıflandırmayan, kimseye biri diye, öyle diye ve ya birinin birşeysi diye farklı davranmayan ben bile, bir biz bir de onlar olduğunun bilincindeyim. Malesef. Üstelik biz'ler ve onlar birer tane de değil. Birbirini asla anlayamayacak zihinler topluluğu artık yaşadığımız ülke, ülkemiz. Bizlerin ve onların ülkesi. 

      Çok zor  artık birbirimize empati ile yaklaşmak, centilmenlere yakıştığı gibi düşmanlara bile saygılı davranmak. En önemli empati görevi yöneticilerimize düşüyor, ama onlar bile becerip örnek olamıyorlar. Centilmenlik yüzyıllar geride kalmış sanki. İşsiz, sosyal güvenliksiz, evsiz kalan işçilerin açısından bakabilir mi? Türkiye'de Alevi ve ya Ermeni olmayı anlayabilir mi? Muhalefet liderlerinin savundukları ile anlayışlı-saygılı biçimde savaşabilir mi Başbakanımız? 'Küçüksen ölürsün, birleş market kur' dediği küçük esnafın bakış açısını nereden bilir ki.  

        Birçok kültürün, birçok sınıfın, inancın, inançsızlığın, vizyonun adeta birbirine geçmiş, dolanmış, dolaşmış, birbirine yaslanmış, kaynaşmadan bir olmuş biçimde yaşadığı ülkede yöneticilerimiz bile yap(a)mıyorken, hangimiz empati yapabiliriz ki bir diğerine? Ancak, görmemezlikten gelmeyi beceririz.  Kabul etme, Yok et! Sakallı amcanın yanımdan geçerken bakmamaya,  ben yokmuşum gibi davranmaya çalışması gibi. Anlamaktan korktuğumuz fikirleri yok saymak gibi. Hükümet muhalefeti, Sağlık bakanı öğretim görevlisi doktorları, özelleştirmeler işçileri, biz onları, onlar bizi, diğer onlar diğer bizleri, herkes herkesi görmezden gelir ancak, anlamaya çalışmaz yola devam eder... Yokmuşgibiler toplumu.